psikopat psikologlar

psikopat psikologlar

psikolog psikopat olabilir mi?

evet olabilir.

psikoloğun psikoloğa ihtiyacı olabilir mi?

evet olabilir.

peki bunu kabul ederler mi?

sanmıyorum. çünkü bulundukları mevki ve makamın büyüsünün etkisiyle, sakız gibi çiğnedikleri kendilerine de anlattıkları yalanlara zamanla kendileri bile inanmaya başlıyorlar.

kimden mi bahsediyorum? psikologluğu müslümanlığından önce gelen zavallılardan bahsediyorum. nasıl mı oluyor? mevlana’nın pergel metaforunu bilirsiniz. bir ayağı islamda kaim, diğer ayağı yeni açılımların peşinde. işte tam burda müslüman psikologların çıkmazı başlıyor. birçoğunun sabit ayağı psikoloji üzerinde, gezen ayak ise dinini temsil ediyor. dur deyip, başı ayak, ayağı baş yapanları uyarmak lazım. bizim ayağımız islamda kaim psikolojide gezinti yapması gerekirken tam ters olmuş herşey. neden? çünkü islamın verdiklerini kazandırdıklarını psikologluğun getirdiği statünün yanında ufak görme hastalığı, nankörlüğü peydah olmuş.

psikanaliz yapıyormuş bizim psikologlar… rüyaları psikoseksüel (psikodinamik) kuramla açıklamaya çalışıyorlar, danışanlarını freud gibi yatağa uzatıp dinliyolar… serbest çağrışım için yatakta rahatlayacakmış… geçmiş yaşantıları didik didik ediyorlar. ne yapıyorlar Allah aşkına…

freud’u ne kadar tanıyorsunuz ki, o aklın ürettiği, beşeri olarak bile nitelemekten utanacağım bir tedaviyi uyguluyorsunuz. beraber tanıyalım freud’u. evrim teorisinin iddiacısı, çağdaşı darwin’den etkilenen freud aynı darwin gibi hayvanlara bakarak insanı anlamaya çalışıyor. yavru öküzler annelerine cinsel olarak duydukları arzu ve istek yüzünden birleşip babalarını uzaklaştırır veya öldürürlermiş. insanlar da bundan aynı içgüdüyle babalarını ilkel çağlarda öldürmüşler. daha sonra da vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla pişmanlıklar anma programlarına, o da totemlere, totemler de tanrı inancına zamaaaan içinde dönüşmüş. insandaki tanrı fikri burdan oluşmuş ve gelişmiş. zaten freud insanı iki temel güdüyle açıklamaz mı?saldırganlık ve cinsellik. her şeyin temeli der. hatta o kadar ki; tüm annelerimizden özür dileyerek yazıyorum, erkek çocuk annesinin memesini cinsel bir doyum için emer bile der. aynı şekilde kız çocuk için de babasına yönelik cinsel ilgiden bahseder. oidipus ve elektra kompleksleri diye bunları adlandırır. inanılmayacak gibi ama hala freud’dan ne dünya ne de bizim müslüman psikologlar vazgeçemedi. geçen aylarda danışanını freudun kuramıyla anlamaya çalışan, isminin başına da psikolog ünvanını koymak için binbir dereden su getirmiş bir sosyal-psikolog! hanıma yazdım. bi daha yazdım. sonrada cevap alamayınca tüm gazete yazarlarına aynısını yazdım. tık yok. bir tek yazardan bile. bu gün gene bir başka popüler web sitesinde yazan televizyon programlarına da çıkan başka bir psikoloğun yazısını okudum.

(freudla ilgili “totem ve tabu”, “bir geleceğin yanılsaması” adlı eserlere bakılabilir)

şimdi bu arkadaşlara desem ki değil dedim de; “bu yaptığınız hayır değil şer”. bana kulak asmayacaklar. veya bu sefer danışanlarına “şu otu için şu baharatı kaynatın, veya bilmem kaç kere şu sözü veya cümleyi söyleyin” gibi telkinlerde bulunmaya başlayacaklar, başladılar bile…

yarım hoca dinden yarım doktor candan eder demiş atalarımız. psikoloğa gitmenin ayıp sayıldığı günlerden kurtulduk diye sevinirken, herkesi psikolologlara yönlendirelim diyenlere ne kadar titiz davranılması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.

sadece freud açısından değil psikolojinin kaynağı açısından da bir çok gizli sıkıntı vardır. avrupada sosyal bilimlerin gelişim sürecine baktığımızda renösans ve reform dönemlerinde halkta klise din ve papazlara yönelik müthiş bir kin düşmanlık hakim. böyle bir dönemde ruhundaki kirleri temizlemek! için papazlara giden halk rahatsızlıklarını giderecek! yer ararken psikologları üretmiştir. sonra bilim dalı olarak kurulduğunda ise insanları nasıl etkiler, kendimize nasıl bağımlı hale getiririz diye araştırmalara girmiştir. o yüzden ilk dönemlerde pavlov thorndike gibi davranışçılar hayvanları şartlı ve şartsız koşullama gibi kalıpçılıklarla uğraşmışlardır. halbuki hayvan eğitimi asırlar öncesinden bilinen ve yapılanbir olguydu.

şimdi bu psikolojiye böyle inananlar önce bi ilim sahibi alime gidip dini bilgilerini geliştirmek için rehberliğine intisap etmeli değil mi? gazalinin kimyayı saadetini diğer eserlerini bi okusunlar değilmi? bir sabit ayağını din eksenine oturttuktan sonra pergelin diğer ayağı misali danışanlarına çözüm bulsunlar. amacım kimsenin tavuğuna kış demek değil. ama insanları koyun yerine koyan meslektaşlarıma bir meslektaş olarak bu hatırlatmayı yapmak ilahi, fikri, vicdani ve vatanperver bir görevdir.

yazım sürecim psikolojiye beşeri bakış açısını azaltıp, ilahi olanı gösterip hatırlatmaya niyetliydi. müslüman psikologların yazdıklarını okuduktan sonra bu metni yazınca çok hızlı bir giriş oldu.

inşallah yıkılan kötünün yerine iyiyi imar edeceğiz.

selametle…

Add comment 21 Mart 2009

gençlik, ‘sanal alem’in tehdidinde

09.08.2006
Milli Gazete

Ebeveynler dikkat!

İNTERNET; DOST MU, DÜŞMAN MI?

Merhaba, okulların kapanmasıyla öğrenciler ve çocuklar özellikle yazın kavurucu sıcağından evdeki bilgisayarlara ve internete sığınmış durumdalar. Çocuk gelişimi nazarıyla bu konuyu değerlendirir misiniz?

Öncelikle çocuk ve internet konusunu gündemine aldığı için gazetemizi, bu röportajı okudukları için tüm gençlerimizi ve onların geleceğini özenle hazırlayan ebeveynlerimizi tebrik ederim. Konu çok önemlidir. Çünkü daha geçen hafta çocuğumuzun seyretmesi için internetten indirdiğimiz bir çizgi filmi müstehcen görüntüler sebebiyle silmek zorunda kaldık. Bunun şokunu atlatmadan bir arkadaşımızın çocuklarının bu tür sakıncalı videolar izlemiş olduğunu dehşetle öğrendik. Tüm anne babalara sesleniyorum. “Güven çok önemlidir ama kontrol her şeydir”. Okullar kapanmış, bilgisayarların modelleri yükseltilmiş, internet hızlanmış ve kesintisiz sınırsız imkânlar sunulmaya başlamıştır. Bilgisayar karşısında 10 yaşındaki çocukla 30 yaşındaki yetişkin eşit bir konuma gelmiş, aynı bilgiye ulaşmada benzer bir mesafeye erişmişlerdir. İnternetin hızlanmasıyla video dosyaları popülerleşmiş, indirilen videolar pornografik görüntülerle kirletilmiştir. İnternette kapitalizm reklâm ve marka ile körüklenmiş, yanlış ve eksik bilgi bombardımanıyla bilgi kirlenmesi yaşanmıştır. Böyle korkunç bir ortamda çok dikkatli olmak, dipsiz kuyulara taş atmamak gerekmektedir. İbn-i Sina’nın tabiriyle “çocuklar muma benzer, çocukluklarında kolay şekil alır, geleceğe bunları sağlam taşırlar”. Dolayısıyla çocukluk yaşantıları insanın geleceği ile ilgili çok büyük önem arz etmektedir. Böyle hassas bir dönemde çocuklarımızın her konuda olduğu gibi internet konusunda da ebeveynlerinin rehberliğine ihtiyacı vardır. İnternet birçok bilgisayarın birbirine bağlanması, bilgisayar aracılığıyla bilgilerin paylaşılması demektir. Evinizin görünmeyen penceresi, çalınmayan kapısı demektir. İnternet de diğer birçok unsur gibi kullanıma bağlı olarak çocuğun gelişimini olumlu ve olumsuz olarak etkileyebilmektedir.

Kullanım bağlı olarak derken neyi kastettiğinizi biraz açar mısınız?

Kullanıma bağlı olaraktan kastımız; kullanım amacı, türü, süresi, tekrarı, yöntemi ve kullanıcının kendisidir. Aslında internet çocuğun zihinsel, sosyal, akademik, dil gelişimine olumlu katkı sağlayabilir. Teknolojiyi kullanma, zaman yönetiminde tecrübe, bilgiye ulaşma yollarını kavrama gibi artılar da kazandırabilir. Burada dikkat edilmesi gerekilen nokta: dinimizin ön gördüğü yaşam tarzında her şeyi yerli yerince ve ölçüsünde yapmanın daha faydalı olduğunun hatırlanmasıdır. Eğer bazı ölçülere riayet edecek olursak internetin zararlarını minimuma indirir faydalarını da nispeten arttırırız. İnternetten kaçış yok, ancak kontrol altına alabiliriz. Bir önceki kuşağın televizyonlara verdiği tepkiyi hatırlayalım. Şimdi herkesin evinde en geniş ekranlarından en son modellerinden televizyonlar var. Özel televizyon kanalları açıldığında ülkemizin başbakanlarından birisi kötü içerikli yayınları seyretmek istemeyenlere kumandayı göstererek kanal değiştirmesini öğretmişti! Burada maksadımı haddimizi aşıp aynı saygısızlığı tekrarlamak değil. Buradaki kastımız kontrolün önemini vurgulamak. Öyle bir kontrol ki, çocuğun özgüvenini zedelemeyecek, lakin haberi olmadan da izlenecek.

Dediklerinizden internet çocuk gelişimi için faydalı bir şey değil manası çıkıyor o zaman?
İnternette çocuk güvenliği diye bir kavram var sebepsiz değil muhakkak. Symantec ve International Crime Analysis Association (ICAA) tarafından çocukların internette dolaşırken karşılaştıkları riskleri ve buna tepkilerini tespit etmeyi amaçlayan ‘İnternetteki Çocuğun Riskleri’ adlı araştırma sonuçlarına göre:
• Çocuklar pornografik bir materyalle karşılaştıklarında sadece yüzde 24’ünün olumsuz bir durumla karşılaştığını düşünmekte, yüzde 30’u böyle bir materyalle karşılaştığında merak duyduğunu söylerken, bunu olumsuz olarak algılamayanların oranı ise yüzde 46’dır.
• Çocukların yüzde 27’sinin İnternet’te tümüyle denetimsiz dolaşmakta.
• Çocukların büyük bir çoğunluğu sohbet odaları, haber grupları ve diğer interaktif servisler gibi, yabancılarla iletişim kurabilecekleri ortamları düzenli olarak ziyaret etmekte,
• Araştırma kapsamındaki çocuklar seksle ilgili konulara ilgi duymakta,
• Ebeveynlerin %47’si çocuklarının internette ziyaret ettiği siteleri nadiren denetlemekte,
• Çocukların %27’si tümüyle denetimsiz internette dolaşabilmekte,
• Çocukların %34’ü Internet kullanım prensipleri konusunda büyüklerinden hiçbir bilgi ve öneri almamakta,

Durum bu. Zararlı mı faydalı mı? Bu tespitler zararlarından korunmak için ifade edilmiş. Zaten DSL bağlantısı sayesinde “sınırsız internet” propagandasıyla çok büyük bir hata yapıldığını düşünüyorum. Burada “sınırsız” olan “bağlantı süresi”dir. Hâlbuki körpe zihinler bundan “hiçbir sınırın olmadığı” anlamını çıkartarak sorumsuz bir özgürlük anlayışını internete aksettirmekteler.

Peki çocuk gelişimi açısından incelediğimizde somut olarak ne tür zararlardan bahsedebilirsiniz?
Bunları kategoriler halinde söylemenin daha faydalı olacağı kanaatindeyim. Mesela çocukların %10u interneti araştırma amaçlı kullanırken diğerleri sohbet, oyun ve vakit geçirmek için web sitelerinde zaman öldürmektedir. Halbuki bizim medeniyetimiz “zaman geçirme” medeniyeti değil “zaman değerlendirme” medeniyetidir. Somut olarak birinci tehlike: Sohbet (chat; msn, icq, vs…): Çocuklar tanımadıkları insanlarla sohbet ettiklerinde ne de olsa sanal bir ortam diyerek yalan söyleyebilmekte, kendilerini farklı şekillerde tanıtmakta, kimlikleriyle ilgili yanlış bilgiler vermektedirler. Kişilik gelişimlerinin oluştuğu dönemlerde bu tür asılsız sunumlar kimlik gelişimlerini olumsuz etkileyebilmektedir. Zamanla oluşturdukları bu hayali kişiliğe bürünme ihtimalleri bulunmaktadır.

İkincisi ise çevirim içi (online) oyunlar: Knight (korkunç yaratıklarla, başka korkunç varlıkları öldürdükçe rütbenizin arttığı, artıkça daha kolay adam öldürebildiğiniz, yalan dolanla başkalarından çaldığınız silahlarla oynanan oyun, üyesi olduğunuz klanla –adam öldürme topluluğu- özdeşleşme), omarta (hırsızlık, öldürme gibi davranışları yaptıkça rütbe kazanılan suç işlemeyi özendiren mafyavari oyunlar) ve bu oyunlarda hızlı yükselmek için silver ve gold gibi paralı üyelikle belli başlı internet risklerinden olan kumara özendirmektedir.

Üçüncüsü ise internette vakit geçirmek için amaçsız dolaşma, yani şeytanın musallat olmasını teşvik etmek gibi bir şey. Nedir musallat olan şey. Uygunsuz içerik: Pornografik resim video ses dosyalarının istenerek veya beklenmeden aniden karşınıza çıkması, satanizm, intihar, kafa kesme, ameliyat, kadavra inceleme gibi çocukların duygusal gelişimlerini olumsuz etkileyecek içerikler internette bazen açıktan bazen masum isimler ardında kullanıcılara ulaşmaktadır.

En büyük sıkıntılardan biri ise kafelerde internete girilmesi: Gençlerin bir kısmı evde internet bağlantısı olduğu halde internet kafeye gitmeyi tercih etmektedir. Tercih sebepleri, eve gelecek olan yüklü telefon paralarını azaltarak aile içi çatışmaları aza indirmek, kendi kullanım sürelerini kısıtlamak ve internet kafedeki ağ grubuyla birden fazla kişiyle oyun oynamak şeklinde sıralanabilir. Evde aşırı kontrol, baskı ve yasaktan sıkılan çocuklar denetimsiz kafelere gitmektedir. Gençler internet kafelerde internetin olumsuz kullanımın özendirici bir boyutu olduğunu ifade ederek “İnternet kafede şöyle oldu, böyle oldu şeklinde anlatımlar bizi çekiyor” şeklindeki konuşmaların kendilerini internet kafelere yönlendirdiğini belirtmektedir. Diğer taraftan, internet kafenin ortamını daha rahatsız edici bularak evde daha sağlıklı kullanıldığını düşünen ayrı bir kesim de var. “İnternet kafelerde gürültü, sigara, beni rahatsız ediyor. Evde bilinçli ve sağlıklı kullandığım için interneti olumlu buluyorum. Ev daha sağlıklı bir mekan” diyebilen aklı selim gençleri tebrik etmek lazım.

Bir diğer tehlike internet kullanımının süresi ve sıklığıdır. Sınırsız bağlantı propagandası sebebiyle internetten düşmeyen gençler sosyal hayattan bir bir düşmeye başlıyorlar. Kişiliğin gelişmesinde asosyal bir boyut kazanan genç ileriki yaşlarda içinden çıkılması zor bir sarmala yakalanıyor. Bazı gençler interneti kontrollü kullandıkları, dolayısıyla sosyal hayatlarını engellemediklerini ve bu vesileyle de internette yeni insanlarla tanışmış olmalarının kendilerini hayattan koparmadığını da söyleyebilmektedirler.

Diğer bir sıkıntı ise güvenlik. Düşünün bir kameranız var. Sizin haberiniz yok. Casus programlarla webcamdaki canlı görüntüler bilgisayarınız aracılığıyla başkalarına ulaşıyor. Veya aile fotoğraflarınız var… veya kredi kartınızla alışveriş yapıyorsunuz. Çocuğunuzu casus programları kurması için kandıran kişiler işbaşında aman uyanık olun.

İnternette en çok karşınıza çıkan olgu ise reklam ve propagandadır. Dezenformasyonun çok yüksek olduğu bu iletişim aracı birden çocuğunuzu nike veya barbie sitelerinde marka bağımlısı haline getirebilir.

O zaman yasaklamalı mı interneti ne yapmalı.
Aşırı sınırlama ve yasaklama daha zararlı. Çocuk otokontrolünü geliştiremiyor. Dıştan denetimli kişiler çoğu zaman aldatmaya meyillidir. Bu çocuklar daha sonra sağlıklı bir internet kullanıcısı olamıyorlar, tıpkı küçükken televizyon izlemesi yasaklanmış çocukların ileriki yaşlarda televizyonkolik olması gibi. Mesela çocukların bu konudaki fikirlerine bakarsanız çok nettir:

İnternet kurulunun “gençlerin internet kullanımı” konusunda yaptığı araştırma sonuçlarına göre çocukların interneti değerlendirmesinde 2 farklı fikir ön plana çıkmaktadır. Birinci grup internetin zararlı yönlerine vurgu yaparken, diğer grup internete daha olumlu bir bakış açısı sergilemiştir. İnterneti boşa zaman harcamak olarak gören veya hiçbir şekilde bilmeyen ve müsaade etmeyen ebeveyn çocukları ise internete karşı olumsuz tavır sergilemekte internet olgunluğunu daha yavaş kazanmaktadır. Ailelerin internete bakış açısı çocuklarınkini etkilemekte; interneti bilen ve olumlu yaklaşan ailelerin çocukları internet olgunluğunu kolay kazanmaktadır. Ailenin eğitimli olması, evde bilgisayar ve internetin bulunması gençleri internetin kullanıma ilişkin olgunlaştırmakta, olumlu kullanım kültürünü edinmelerini kolaylaştırmaktadır. Yasaklamanın çözüm olmadığını tekrar hatırlatır bir öğrencinin sınırlamayı nasıl olumlu karşıladığını size onun cümleleriyle şöyle ifade edebilirim: “Ben küçükken (9 yaşındayken) benim gelişimimde olumsuz bir rol oynamaması için babam ya monitörü saklardı, ya bir kablosunu saklardı. Birey olma vasıflarım yerine gelince tekrar geri verdi. İnsan tamamen kaybettikten sonra bir saat kullanıp yerinden kalkmasını öğreniyor”.

Ailelerin kontrolü nasıl olmalı peki çok hassas bir konu galiba.
Ailelerin kontrolü konusunda, görüşülen gençler farklı görüşler sunmuşlardır. Bir grup genç bu durumu olumlu karşılamış ve ailelerinin koyduğu yasakların gençleri daha düzenli bir kullanıcı yapacağını savunmuşlardır. Diğer bir grup ise, bu tür yasaklardan ters etki yaptığını ve gençleri interneti daha çok ve gizlice kullanmaya yöneldiği belirtmişlerdir. Bu gençlerden biri bu yasaklamaların gençleri internet kafelere yönlendirdiğini söyleyerek görüşlerini şu şekilde özetlemiştir: “Aileler bizlere güvenmiyor, bu nedenle bu tip bir fırsat elimize geçtiğinde daha çok kullanmak istiyoruz. Bu nedenle bize güven duygusu aşılanmalı. Ergenlik dönemindeki aşırı korumacı tutum bizleri kısıtlıyor. Ben istediğim zaman kafeye gidip internete girebilirim. Evde kısıtlayınca kafeye giderek bu sorundan kurtuluyorum”. Bir diğer grup ise, Aile yasaklarını olumlu bulmakta, diğer yandan internet kullanımı üzerindeki insiyatiflerini yitirmemek için kendi kendilerini kontrol etmeleri gerektiğini savunmaktadırlar. Bu gençlerden biri görüşlerini şu şekilde ifade etmektedir: “Aslında kendi kendimizi kontrol etmemiz uzun vadede bizim işimize yarar. Aileler fazla chat gibi şeyler yaptığımız için bize bunları yasaklayabiliyorlar ama ileride gerçekten ihtiyacımız olduğunda bu imkânı kullanamayacağımızı düşünmüyoruz. Daha bir sene önce chatten başka bir şey yapmazken, şimdi web sayfası tasarımı ile uğraşıyorum. Şimdi de chat yapıyorum ama kendimi sınırlıyorum”.

Gençlerin aileleri ile yaşadığı sorunlara ilişkin dikkat çekici bir diğer tartışma konusu ise ailelerin bu yeni gelişme karşısında bilgisiz olmalarıdır. Özellikle hem interneti tanımayan ve çocuk yetiştirmek konusunda tecrübesiz olmaları nedeniyle gereğinden fazla kontrole ihtiyaç duyduklarını belirtmişlerdir. Bu görüşe karşı çıkan öğrenciler ise ailelerin güvenini kazanmanın kendi ellerinde olduğu görüşünü savunmaktadırlar. Bu öğrencilerden biri “Bu bizlerin yaptığı bir seçim, sorumlu bizleriz. Eğer biz ICQ’yu yükleyip chat yapıyorsak, bunu sorumlusu ICQ’yu programlayan değil, biziz. İnternet kullanmak hata değil, böyle bakılmamalı ama chat gibi şeyleri belirli sınırlarda yaparsak sorun olmaz” diyerek, kişisel bilince sahip olmanın önemini vurgulamıştır. Bu noktada gençler ‘zararlı’ sitelere girdiklerini belirtirken, konu hakkında bilgilendirilmemelerini sebep olarak göstermektedirler. “Çözüm için toplumun bilinçlendirilmesi şart. Ayrıca illa ki başkaları bizi sınırlandırmak zorunda kalmamalı, kendi sorunlarımızı çözebilmeliyiz. Televizyon, radyo gibi araçlarla internetin sadece chat ve oyundan oluşmadığı anlatılmalı.” “İnsanlar hayatları boyunca seçimler yapıyorlar, duygu ve düşüncelerini dizginleyebilecek kapasitedeler (otokontrol). Toplum bilinci artırılmalı böylece otokontrol kolaylaşır”.

Özetle anlaşılacağı gibi yasak koyması bilinçsiz kullanımın önünü açtığı gibi, tamamını kaybetmemek adına kontrollü bir kullanıma da teşvik edebiliyor. O zaman kontrol her şey diyoruz. Fakat çocuğa güvenilmediği anlamına gelecek bir kontrolden bahsetmediğimizin altını çiziyoruz.

Peki iyi niyetli çocuklar içinde aynı tehlikeler geçerli mi?
Ergenler interneti derslerine yardımcı olamaya ve entellektüel birikimlerini artırmaya yönelik kullanmak isteseler de, bu tür kaynaklara nereden ulaşacaklarını bilemedikleri için daha çok oyun ve chat amaçlı kullanıma yönlenmektedirler. Son dönemde internet kullanımıyla ilgili haberler özellikle internet kullanımının yaygın olmadığı ailelerde endişeyi artırırken, aile içinde çatışmaların artmasına da sebep olmuştur.

Yapılan araştırmalarda ergenler, genel olarak yasaklara karşı ve yasaklamaların internet ortamını daha çekici hale getirdiğini ve asıl çözümün bilinci artırarak otokontrolü sağlamak olduğunu vurgulamışlardır. Bu anlamda en çok yardım bekledikleri kurum okullardır. Okullara bilgisayar derslerinin konulması temel talepleridir.
Gençlerin denetim konusundaki düşünceleri iki grup altında toplanmaktadır:
1. İnternet üzerinde yasaklamalar yoluyla denetim sağlanmasını isteyenler
2. İnternetin bir özgürlük ortamı olduğunu ve yasaklamalar yerine toplumsal bilicin artırılması gerektiğini savunanlar
Birinci düşünceyi savunan öğrencilerin hepsi sosyo-ekonomik düzeyleri düşük ailelerden gelmekte olup, evlerinde kendi bilgisayar ve internet bağlantısına sahip değillerdir. Bu grup, internet konusunda bir deneyime sahip olmamaları nedeniyle medyadaki söylemlerden olumsuz etkilenmekte ve internete karşı olumsuz bir tutum sergilemektedirler. Ülkemizin yarınlarının sorumluluğunu taşıyacak gençlerimizin, internet hakkında yanlış önyargılar geliştirmesinin engellenmesi hızla gelişen bu teknolojini ülkemizdeki geleceği acısında önem arz etmektedir. Bu noktada, okullarda düzenlenecek seminerler ve medyada yayınlanacak programlar, gençlerin internet ile doğru bir biçimde tanıştırılarak bilgilenmelerinin sağlanması açısından olumlu bir adım olacağı kanısı internet otoriteleri tarafından belirtilmektedir.

İkinci gruptaki öğrenciler, internetin özgürlük olduğunu ve internet ortamında yapılacak yasaklamaların internetin doğasına aykırı olduğunu savunmaktadırlar. Bu alana ait sorunların toplumsal bilincin artırılması gibi uzun vadeli bir çalışmaya ile çözülebileceğine inanmaktadırlar. Gençler bu tür yaklaşımın gerçek çözüm olduğuna inanırken, bu uygulamanın ne kadar zor olduğunun da farkındalar. Örneğin, bir gencin “Otokontrol gerekli yasaklar işe yaramaz ama Türk milletinde bu da işe yaramaz” ifadesi durumun farkında olduklarını ve Türkiye’de internet kullanımı konusundaki görüşlerinin ne denli olumsuz olduğunu yansıtması açısından önemlidir. Bu gruptaki gençlerin, internet kullanımı konusunda olgun bir kültür geliştirdiği ise altı çizilmesi gereken bir noktadır, bu özellikleri ile internet hakkında bilgisi olmayan genler için eğitici bir rol üstlenebilirler. Bir öneri olarak, bilgisayar ve internet donanımı konusunda yeterli denetimi olan okullar ile bu donatıma sahip olmayan liseler arasında “kardeş lise” eşleştirilmesi yoluna gidilerek, internet kullanımı konusunda gençler arasındaki eşitsizliğin giderilmesi sunulabilir.

Bu sorunlar nasıl aşılabilir
İnternet kurulu bu konuda bazı açıklamalar yapmıştı:
1. İnternet kullanıma ilişkin yalnız ergenlerin değil, ailelerin ve tüm toplumun bilinçlendirilmesi,
2. Toplumun bilinçlendirilmesi için çeşitli iletişim araçlarında (medyada) halkı bilgilendirecek fakat endişelere yol açmayak nitelikte yayınlar hazırlanması,
3. Okullara bilgisayar kullanımını geliştirecek dersler konulması,
4. İlgili sektörlerin ve servis sağlayıcılarının Türkçe içerikli referans sağlacak ve eğitim konusunda yardımcı olacak siteler hazırlamaları,
5. “Zararlı” olarak nitelendirilen sitelerin denetlenmesi ve bu siteleri hazırlayanların eğitilmesi,
6. Sosyo- ekonomik düzeyi düşük olan yerlerde okuyan öğrenciler için devlet eliyle okullara bilgisayar labaratuarları kurulması ve internet bağlantısının sağlanması
7. Eskiden bilgiye ulaşmada zorlanan insanlar internet sayesine sınırsız bilgiye ulaşıyor fakat bu sefer maharet faydalı bilgiyi ayıklamak olarak ön plana çıkıyor. O kadar bilgi bombardımanından doğru bilgiye ulaşmak çok zorlaştı. Gençler ve çocuklar iyi ve faydalı siteleri ziyaret etmek isteseler bile bu konuda gerçek bir kılavuz yok. Vicdan sahibi ehil kişilerce kılavuzlar hazırlanmalı, milli ve manevi değerlerimiz ışığında internet kullanım kılavuzları yazılmalı.

Bu tür çözüm önerilerinin daha büyük çapta çalışmalarla daha kapsamlı hazırlandığı ve uygulandığı takdirde, internet kullanımı hem sağlıklı ve yaygın bir şekilde kullanılacaktır. Kültür, toplumsal bir olgu olup, internetin kendi kültürünü oluşturabilmesi ancak toplumun geniş bir kesimiyle paylaşılmasıyla mümkündür. Uygun önlemler ve politikalarla internetin sağlıklı bir şekilde yaygınlaşması mümkündür ve aynı zamanda gereklidir. Gerekli politikaların ve önlemlerin saptanıp hayata geçirilmesi için gecikmeksizin kaynak ayrılmalı ve bir uygulama planı hayata geçirilmelidir.

GÜVENLİ İNTERT İÇİN ÖNERİLER
1. İnternetten kaçış yok. Yasak çözüm değil. Yasak interneti daha cazip hale getiriyor ve tehlikeli kafelere yönlendiriyor. Gizlilik başlıyor. Yalan yayılıyor. Yasaklamadan çocuğun gelişimine paralel sınırlı kullanım izni verin.
2. temel değerlerimizi, Allahın bizi sürekli gördüğünü hatırlatıni ilerde mahcup olacağımız utanacağımız, pişman olacağımız olumsuz davranışlardan internet ortamında da uzak durulması gerektiğini, Müslüman şahsiyetine yakışan bir internet kullanımını öğretin.
3. İnternet hakkında bilgi sahibi olup, zaralarından nasıl korunacağı öğrenin, internet nasıl daha faydalı kullanılabilir çocukla konuşun. Microsoft’un çocuk güvenliği hakkındaki makaleleri alt bölümleriyle beraber çok titizce muhakkak ama muhakkak okuyun (www.microsoft.com/turkiye/athome/security/children/default.mspx), hatta yazıcıdan yazdırılıp bilgisayara yakın bir yerde bulundurun.
4. Bilgisayarı, ailenin birlikte oturduğu bir ortama kurun ve İnternet’te çocuklarınızla birlikte dolaşın. Çocukların tek başlarına yalnız kalabileceği odalarda bilgisayar bulundurmayın, evin en işlek yerinde monitörü herkesin görebileceği yöne çevirin.
5. Herkesin bir kullanıcı hesabı, dolayısıyla sorumluluğu olmalı. Şifreler varsa anne ve baba tarafından bilinmeli. Çocuklarınızın şifrelerini koruyun. Adları, yaşları, cinsiyetleri gibi kendileriyle ilgili özel bilgiler içeren isimler ve lakaplar kullanmalarına engel olun.
6. E-mail msn gibi araçlar önce ebeveyninki kullanılarak başlayın, daha sonra düzenli paylaşımlarla (bugün internette neler yaşadın paylaşmandan çok memnun olurum… gibi) çocuğun hesabı açılarak tedrici olarak sorumluluğu tamamen çocuğa verin.
7. Süre sınırlaması koyun, hangi programlar hangi araçlar hangi oyunlar oynanacak önceden planlanan ve alınan izinler ölçüsünde gerçekleştirilmesine müsaade edin.
8. Çocuklarınızla iletişim kurun. Pornografik spam e-postalar gibi uygunsuz içerik konusunda çocuklarınızla açık ve net bir şekilde konuşun. Bu tür içerikle karşılaştıklarında sizi bilgilendirmelerini sağlayın.
9. Çocuklarınızın online alışkanlıklarını öğrenin. Müzik indirme, online oyunlar, instant messaging gibi ne tür internet aktivitelerine katıldıklarını bilin. Web sitesi tasarlamasını öğrenelim öğretelim. Çocuğunuzla birlikte onun gelişim düzeyine göre mizah, çizgi, sanat, edebiyat, fikir siteleri gibi amatör siteler kurun.
10. İnternette dolaşırken hiçbir zaman özel bilgilerini vermemelerini öğretin. Kötü amaçlı pazarlamacılar, ad, adres, telefon ve alışveriş alışkanlıkları gibi bilgileri edinerek çocuklarınızı hedefleyebilirler.
11. Çocuklarınızın arkadaşlarını tanıyın. Evde her şeyi denetleyebilirsiniz ama internete farklı yerlere de girebilirler. Çocuklarınızın arkadaşlarının aileleriyle de iletişim kurun ve beraberce güvenli bir ortam yaratın.
12. Spam’e engel olun. Bir spam filtreleme yazılımı ile çocuklarınızı rahatsız edici mesajlar almalarına engel olun.
13. Çocuklarınıza kendilerinin veya ailelerinin fotoğraflarını hiç bir zaman internette tanıştıkları kişilere göndermemeleri gerektiğini öğretin.
14. İnternette tanımadıkları kişilerle konuşmamalarını söyleyin. Eğer yabancı biri onlara rahatsız edici sorular sorarsa hemen çıkıp sizi bilgilendirmelerini isteyin.
15. Tempory Internet Files, son kullanılanlar, geri dönüşüm kutusu, sık kullanılanlar, geçmiş sayfaları ve bölümleri zaman zaman gözden geçirin. Çocuklarınızın güvenini koruyun. Fazla koruma onlara güvenmediğiniz mesajı verebilir. Onları izleme nedeninizi anladıklarından emin olun; İnternet konularını sizinle açıkça tartışmalarını sağlayın.
16. Bazı sınırlama ve engelleme programları kullanın, herkesin güvenliği için güvenliği düzeyi üst seviyede virüs programları çalışır vaziyette bulundurun.
17. Çocuklar yeni şeyler öğrenerek sizi atlatabilirler. Sizde yeni şeyler öğrenmeye bakın.
18. Ve en önemlisi internet kullanım kontratının hazırlayıp uygulayın. Microsoft’un verdiğim adresinde bir örnek var. Bir örnekte burada gösterelim.

AİLE ÇOCUK İNTERNET KULLANIM SÖZLEŞMESİ

1. Bilgisayar ve İnterneti kullanmak istiyorum ve İnterneti kullanırken uymam gereken bazı kurallar olduğunu biliyorum.
2. Ailemin benim güvenliğimi ve sağlığımı düşündüklerini biliyorum. Bu yüzden, bilgisayar ve internet konusundaki kurallara uymam konusunda ailemle işbirliği içinde olacağım. İnternetle ilgili yapmamı istemedikleri bir şey olduğunda onların sözünü dinleyeceğim.
3. Müslüman kişinin; uyanık, akıllı, ahlaklı, güvenilir, sorumluluklarının farkında olması gerektiğini biliyorum. Kandırmayacağıma ve kandırılmayacağıma, ahlaksız çirkin şeylere bulaşmayacağıma, güven zedeleyici davranışlara fırsat vermeyeceğime dair sorumluluğumu alıyorum
4. Adımı, adresimi, telefon numaramı, okulumu, ailemin adını, adresini, telefon numarasını ya da başkalarının beni bulmasını kolaylaştıran herhangi bir bilgiyi (tuttuğum takım, gittiğim yerler vb.), internette tanıştığım kimseye vermeyeceğim.
5. Aileme sormadan internet aracılığıyla hiçbir şey satın almayacağım ve hiçbir kredi kartı numarası vermeyeceğim.
6. Ailemle konuşmadan internet aracılığıyla sorulan sorulara cevap vermeyeceğim. Hiçbir form doldurmayacağım ya da hiçbir yarışmaya katılmayacağım. Ayrıca girdiğim sitenin bir güvenlik ilkesi olup olmadığını kontrol edeceğim. Verdiğim bilgilerin başkaları ile paylaşılmayacağı konusunda güvence verip vermediğine bakacağım. Aksi halde hiçbir şekilde kişisel bilgi vermeyeceğim.
7. Bazı insanların kötü niyetli olabileceklerini ve çocuk olmadıkları halde çocuk gibi davranabileceklerini biliyorum. Bu nedenle İnternette tanıştığım kişileri aileme söyleyeceğim. Ayrıca yeni tanıştığım kişilerden aldığım mesajları aileme gösterecek ve onların onayı olmadan bu mesajlara cevap vermeyeceğim.
8. İnternette hiçbir tartışmaya ya da kavgaya katılmayacağım. Eğer biri benimle tartışmaya ya da kavgaya yeltenirse, onlara cevap vermeyeceğim ve ailemi konudan haberdar edeceğim.
9. Eğer hoşlanmadığım bir şeye rastlarsam ya da ailemin benim görmemden hoşlanmayacağını düşündüğüm bir şeye rastlarsam, geri tuşuna basacağım ya da oturumdan çıkacağım.
10. Eğer bazı kişilerin çocuklara söylememesi gereken bir şey söylediğine rastlarsam aileme söyleyeceğim.
11. İnternetle ilgili konular hakkında hiçbir şeyi ailemden saklamayacağım.
12. Eğer birisi bana resim gönderirse, görmemem gereken bir siteyi ziyaret etmemi ya da uygun olmayan bir dille konuşmamı önerirse ailemi durumdan haberdar edeceğim. Aynı şekilde yapmamam gereken bir şeyi yapmamı isterse, bunu aileme söyleyeceğim.
13. Ailemin onayı olmadan İnternette tanıştığım kimseyi telefonla aramayacağım.
14. Ailem yanımda olmadan ve onaylamadan İnternette tanıştığım kimseyle buluşmayacağım.
15. İnternette tanıştığım kimseye, ailemin izni olmadan hiçbir şey göndermeyeceğim.
16. Eğer İnternette tanıştığım birisi bana posta ile ya da bir kişi aracılığıyla, herhangi bir şey gönderirse aileme söyleyeceğim.
17. İnternette iyi bir dil kullanacağım ve nazik olacağım.
18. Sadece şaka yapıyor olsam bile kimseyi korkutmayacağım ya da tehdit etmeyeceğim.
19. Bilgisayarıma herhangi bir disk ya da İnternetten bir bilgi yüklemeden önce virüs kontrolü yapacağım.
20. Ailem bana daha önce çok büyük bir tepki göstermeyeceğine söz verdiği için, Internet yüzünden başıma ne gelirse gelsin, onlara söyleyeceğim.
Adı (çocuk) _______________________ Tarih ____________İmza
Ebeveyn veya veli _______________________ Tarih ____________İmza

Son olarak söylemek istediğiniz bir husus var mı?
İnternet çok önemli değil, ama hiç önemsiz de değil. Çocuklar illa internetle tanışacaklar. Yapmamız gereken bu tanışıklığa çocuğumuzu hazırlamak. İnterneti faydalı bir şekilde kullanmasını öğretmek. Onu internetsiz bilgisayarsız bir hayata zorlamak veya aşırı kontrol ile sınırlandırmak sağlıklı değil. Tüm tedbirimizi alalım ve Furkan suresinin son sayfasını özellikle 74. ayetini okuyarak dua edelim. “Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan gözaydınlığı olacak çocuklar ihsan et, ve bizi takva sahiplerine önder kıl”.

http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=privfiles&topicid=193

Add comment 21 Mart 2009

ne freud, ne jung, psikiyatrinin temelini 500 yıl önce bir türk attı!

Ne Freud, ne Jung, psikiyatrinin temelini 500 yıl önce bir Türk attı!

Marmara Üniversitesi Çocuk Psikiyatrisi Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi, Uzm. Dr. Osman Sabuncuoğlu, dünya psikiyatri literatürünü değiştirdi! Sabuncuoğlu, kendisi ile aynı soyadı taşıyan hemşehrisi, Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun psikiyatri bilimine katkısını gün ışığına çıkarttı.

Freud, Kraepelin, Janet, Jung Hepsi yeni akımlar geliştirirken kendilerinden önceki yazılı kaynaklardan da yararlandılar. Fakat, 500 yıl önce Şerefeddin Sabuncuoğlu adındaki (resimli ilk cerrahi kitabının yazarı) Türk hekim, psikiyatri alanında da uyguladığı tedavileri, aynı zamanda resimleyerek bugünlere taşıdı. Geçmişi 200 yıl öncesine dayanan ve bir Batı bilimi olarak bahsi geçen psikiyatri, bugün bu bilginin (belki de üstadın torunu olan) Çocuk Psikiyatristi Osman Sabuncuoğlu tarafından gün ışığına çıkarılmasıyla, literatüründe değişiklik yapmanın yol ayrımında.

Öyle ki, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayımlanan The American Journal Of Psychiatry (AJP) Aralık sayısında 1385-1470 tarihleri arasında Amasya bölgesinde yaşamış büyük Türk hekimi Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun çizimlerini kapak yaptı. Kendi alanında dünyanın en çok okunan ve atıf alan dergisi olan ve çok zor yazı kabul etmesiyle ünlü AJP, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı öğretim görevlilerinden Uzman Dr. Osman Sabuncuoğlu’nun yazısı eşliğinde Şerefeddin Sabuncuoğlu’nu tanıtarak, üstadın psikiyatrik tedavi çizimlerini anlatıyor. Biz de psikiyatri literatürünü değiştiren bu müthiş olayın ayrıntılarını konuşmak üzere Çocuk Psikiyatristi Osman Sabuncuoğlu’nun kapısını çaldık.

- 550 yıl önce yaşamış Şerefeddin Sabuncuoğlu’nu ne zaman ve nasıl keşfettiniz?
Şerafettin Sabuncuoğlu, aslında yüzyıllardır bir kenarda kalmış, keşfedilmesi ise bu yüzyıl başında gerçekleşmiş bir zat. El yazmaları Süheyl Ünver tarafından keşfediliyor ve Ünver böyle birisi olduğunu ve tıbba katkılarını yayınlıyor. Sonrasında da Sabuncuoğlu yavaş yavaş tanınmaya başlıyor, 1992′de Prof. İlter Uzel, el yazmalarını Cerrahiyyetü’l Haniyye adıyla günümüze uyarlıyor. Fakat, bu çalışmalara rağmen, Sabuncuoğlu’nun kendisinin daha çok cerrahi alanındaki katkıları biliniyor. Çünkü Sabuncuoğlu, Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşamış ve o dönemde hekimlikteki ayrımlar çok belirgin değil. Aslında kendisi hekimliğin her alanında faaliyet göstermiş: Cerrahi, diş hekimliği, farmokoterapi, gibi ne iş olsa yapmış bir kişilik… Psikiyatriye katkısını ise bugüne kadar fark eden olmamış…

- Yani, Sabuncuoğlu’nun psikiyatriye katkısını keşfetmek size kısmet oldu?..
Uluslararası yayına dönüştürüp dünyanın dikkatine sunmak diyelim… Öte yandan, psikiyatri tarihi deyince, ancak 200 yıl geriye gidebiliyoruz, fakat Sabuncuoğlu’nun el yazmalarındaki psikiyatri alanındaki tedavilerini anlattığı resimler 500 yıllık bir geçmişi anlatıyor. Ve psikiyatri literatüründe bu bilinmiyor. El yazmalarında mali hülya (hülyaya meyil), unutkanlık ve baş ağrısı gibi psikiyatriyle ilgili durumlarda dağlama yapılmasını öneriyor. Fakat, kendisinin tam da günümüze karşılık gelen bir psikiyatrik yaklaşımı var. Örneğin, “Önce bitkisel ilaçları kullan, onlar fayda etmezse başına sıcak uygulaması yap, o da fayda etmezse dağlama yap, ama dikkat et demiri cildine değdirme” diyor. Bugün de tam da öyle yapmıyor muyuz?..

- Üstadın hülyaya meyil ile kastettiği nedir?
Hülyaya meyil denen şey; günümüzde korkular, takıntılar ve depresyona karşılık geliyor. Sabuncuoğlu, o gün bile bütünüyle insancıl ve zarar vermeyen bir yaklaşım içinde. Bugün de önce ilaç veriliyor, sonrasında durum daha dirençliyse ekt (elektrokonvülsif terapi) denen başa uygulanan tedaviler yapılıyor. Cerrahiyyetü’l Haniyye adlı kitabında, zatın cerrahi ile ilgili döneme ait tüm renkli çizimleri mevcut. Bu bir cerrahi kitabı aslında, ama sözünü ettiğim dağlamalar falan da içinde mevcut. Kitapta, direkt olarak psikiyatriyle ilgili 2 adet çizim var ve bunlar psikiyatri bilimine ait, “Bu iş böyle yapılıyor” diye anlatan en eski çizimler. İlk resimli tıp kitabı bu, üstelik de 500 yıl önce Türkçe yazılmış.

500 YIL ÖNCE TÜRKÇE VE PSİKİYATRİ

- Türkçe yazılmış derken?..
“Anadolu’da bütün hekimler Türkçe bildiği için Türkçe yazmayı tercih ettim” diyor. Alfabe Arap alfabesi ama dili Türkçe, Yunanca, Arapça, Farsça biliyor, fakat pratik bir yaklaşımla hareket ederek Türkçeyi kullanıyor. Her açıdan çok devrimci bir insan. Bu arada deneysel ve karşılaştırmalı tıp çalışmaları da yapmış. Bunlar da bilinmiyor.
Sadece cerrahi ile ilgili katkıları biliniyor, fakat psikiyatri gibi entelektüel bir branşta Türkler’in böyle bir katkısı bilinmiyordu.

- Zaten 500 yıl önce dünyada psikiyatri diye bir şey de yok?
Tabii, Sabuncuoğlu’nun yaşadığı sıralarda Avrupa karanlık bir dönem içinde. Değil psikiyatri hastası olmak, hekimlik yapmak bile cesaret isteyen bir iş. Yerine göre hekimleri bile yakabiliyorlar Avrupa’da. Keza, psikiyatri hastaları, “Siz cadılık yapıyorsunuz” diye yakılmış. Hatta “Cadı Avı’nın İncelikleri” diyebileceğimiz psikiyatri hastalarını hedef alan bir kitap bile yayınlanmış.

- 160 yıllık AJP’ye kapak olmanız nasıl gerçekleşti?
Bugünkü anlamıyla bir psikiyatriden bahsedilemese de, Sabuncuoğlu’nun yaptığı uygulamaların bugünkünden büyük bir farkı yok. Dolayısıyla, benim yorumumla bunu bildirdiğimizde dergi buna büyük ilgi gösterdi. Yazıyı kabul ettiler ve “Kapak yapmak istiyoruz” dediler. Ben de memnuniyetle kabul edip, kütüphane görevlileriyle irtibata geçtim. Çünkü psikiyatri alanında bir keşif yapılmasının yanı sıra Türkler’in tanıtımı da söz konusuydu.

- Hangi kütüphaneden yararlandınız?
Bu kitabın, yani Sabuncuoğlu’nun el yazmasının 3 nüshası var. Bir tanesi Paris’e gitmiş; geçen yüzyılda bir paşa tarafından bir Fransız’a hediye edilmiş, şimdi Nasyonel Bibliyotek’te o kitap. Bir tanesi de Fatih Millet Kütüphanesi’nde, orası şimdi onarımda olduğu için Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde korunuyor. Ben de kitapla orada haşır neşir oldum ve oradaki memurlar çok yardım ettiler ve kapak işi gerçekleşti. Dolayısıyla, onlara da çok şey borçluyuz. Üçüncü nüsha ise bu 2 eserden daha sonra yapılmış kopya.

- Şerefeddin Sabuncuoğlu ile hem soyadınız aynı, hem aynı bölgenin insanısınız, hem de aynı mesleği seçmişsiniz? Bütün bunlar sadece tesadüf mü?
Bu büyük insan başhekim olarak Amasya- Çorum Bölgesinde çalışmış. Bizim de ailemiz Sabuncular adıyla yüzyıllardır aynı bölgede yaşayan bir aile. Evliya Çelebi’nin kitabında mesela, Çorum’da Sabuncuoğlu mahallesi geçer… Bir bağlantı var muhtemelen, ama tam nasıldır bilemiyoruz.

- Sizin konuya ilginiz nasıl gerçekleşti? Durup dururken böyle bir hekim varmış demediniz herhalde?
Tıp tarihiyle ilgili konulara hep ilgim vardır. Geçmişteki büyüklerimizin hayatlarına, eserlerine ilgi duyarım. Yani, Sabuncuoğlu soyadını taşıdığım için bu işe yönelmiş değilim; birçoğunu inceledim, böyle başka projelerim olduğunu söylemeliyim.

SULTANLARIN DOKTORU

- Sabuncuoğlu saray hekimi mi peki? Örneğin Fatih Sultan Mehmet’e hizmet etmiş mi, bu tür ayrıntılar biliniyor mu?
Aslında Amasya o dönemde bir şehzade, bir imparatorluk şehri (İstanbul zaten 1453′te alınıyor). Dolayısıyla Sabuncuoğlu’nun orada imparatorluk ailesinden kişilere hekimlik yaptığı biliniyor. Daha sonra Cerrahiyyetü’l Haniyye adlı kitabını getirip Fatih’e sunuyor. Fatih olumlu karşılıyor. Fakat Fatih’in de çevresini sarmış birtakım saray hekimleri var. Dolayısıyla kitabı pek rağbet görmüyor ve bir kenara konuluyor. Neyse ki, saklanmış da bugüne kadar yetişmiş.

- Kitabın pek fazla rağbet görmemesi resimli olmasından mı acaba?
Evet, olabilir. Fatih liberal bir insandı da, özgürlükleri destekliyordu. Fakat, bu psikiyatriyle ilgili resimler tamam da, cerrahiyle ilgili konularda tabii ister istemez vücut mahremiyetini yansıtan çizimler söz konusu. Dolayısıyla, o dönemde bu resimler tolere edilememiş olabilir. Fakat Sabuncuoğlu dönemin risklerini göze alıyor ve “Bu iş resimlemeden öğretilemez” deyip kitabını resimleyerek ortaya koyuyor. Dolayısıyla, Leonardo De Vinci’den falan önce bizim bu tür eserlerimiz var. Ve dünya bugüne kadar bunu psikiyatri bağlamında bilmiyordu. Bazı aydınlarımız Türklerin dünya kültürüne katkılarını sürekli küçümsüyor. Öğrenmedikçe, kütüphane tozu yutmadıkça gerçekler ortaya çıkmıyor ne yazık ki, kimbilir daha neler var? Sonra, el yazmalarını kiloyla satıldığı bir dönem de geçirdi Türkiye, o sırada kimbilir neler gitti.

- Kütüphane’de kitap önünüze gelince neler hissettiniz?
Çok duygulandım, benim için çok duygusal bir an oldu. Aslında hiçbir şekilde o kitaplara el sürülmüyor, yani yurt dışındaki uygulamalar bu şekilde. Bizde de birçoğu CD romlara geçmiş, hala da geçirilmekte olanlar var. Çünkü elinizin rutubeti, nefesiniz el yazmalarını olumsuz yönde etkiliyor. Biz büyük bir tarihi müzenin üstünde oturuyoruz aslında, her konuda olduğu gibi farkında değiliz.

- Sabuncuoğlu bir şekilde mesleğini icra etmiş, ne kendisi ne kitapları yakılmamış yıkılmamış, hem de 500 yıl önce. Dönemin bu bakış açısını nasıl yorumluyorsunuz?
Demek ki, kültürümüzde böyle çok önemli insancıl bir taraf var. Dönemin Amasya’sını düşünürsek; Ermeniler, Rumlar, Türkler gibi farklı kültürlerin uyum içinde yaşadıkları bir kent. Şüphesiz Sabuncuoğlu’nun da farklı etnik kültürlerden hastası oluyor, bunlar Anadolu’da uyum içinde yaşıyorlar. Bütün bu hoşgörü ortamının içinde çok üst düzey bir hekimlik anlayışının olması ve bunun uygarlık döneminde ortaya çıkması (Fatih, sonrasında Yavuz ve Kanuni gibi bir yükseliş dönemi olması) bir tesadüf değil.

- Peki, bu bilgi yani atalarınızın 500 yıl önce psikiyatri bilimine ışık tutan tedaviler yapmış olduğunu bilmek, siz hekimlere neler düşündürüyor?
“O zaman böyle yapılmış” diyebilmek, hepsinden önemlisi bunu bilmek biz hekimler için yönlendirici ve çok önemli. Çünkü 500 yıl öncesi aydınlandı. Şimdi bir kanıt var. Ve AJP’deki bu yayın sayesinde de tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya konmuş durumda. Artık kimse bu bilgiyi çiğneyemez.

FREUD’DAN ÖNCE BİZDE NELER VARMIŞ!

- Üstelik sadece kültüre ait bir psikiyatri buluşu da değil, psikiyatri disiplininin temeli Sabuncuoğlu’nda.
Sabuncuoğlu, dönemin en yaygın, en kabul edilen tedavi anlayışını resimlemiş; kuşkusuz bunu pek çok hekim uyguluyordu. Zahrawi’nin kitabında da bu tür yaklaşımlar var. Zaten başka kitaplarda da geçiyor, ama resimlenmemiş. Resimlenince gözümüzde canlandırabiliyoruz. Ve bu resimlerin yıllar içinde psikiyatride bir ikon olması ihtimalini de önemle vurgulamak isterim. Zaten bütün meslektaşlarımız olayı büyük bir heyecanla karşıladılar.
Ayrıca, Sabuncuoğlu’nun çocuklarla ilgili ifadeleri de var. Örneğin, “Sünnetle ilgili şöyle şöyle yap, çocuk korkmasın” diyor, hep işin psikolojik yanını düşünüyor yani. “Ensesine dağ vuracaksın ama sıcaklığa dayanabildiği kadar” diyor. Hep çok insancıl.

- Bu zatı muhteremi Freud’la mukayese edebilir miyiz?
Psikiyatri tarihi için kesinlikle. Fakat aynı kefeye konulamazlar. Çünkü Freud bu yüzyılda yaşamış ve bir sürü kaynaktan yararlanmış bir insan. Freud bir yaklaşım getirdi, başkaca yaklaşımlar da var. Kimini bugün kullanıyor, kimini kullanmıyoruz. Ama Sabuncuoğlu’nun attığı temelleri anlatan bu belgenin şu an için alternatifi yok.

Antidepresan olarak kantaron otunu kullanılmış mesela, o yeterli olmazsa dağ vur deyip nasıl yapılacağının resmini çizmiş, bu çok büyük bir miras. Ve psikiyatri alanında da Türklerin misyonunu, sorumluluğunu arttıran bir durum. “Biz bu işi yaptık ve daha iyisini de yaparız deyip” ayağa kalkmamız gerek. Aksi taktirde hep çeşitli akımlara kapılıp gidiyoruz.

NOT: The American Journal Of Psychiatry’ye http://ajp.psychiatryonline.org/ internet adresinden erişilebiliyor.

Şerefeddin Sabuncuoğlu kimdir?
Fatih Döneminde Amasya-Çorum bölgesinde yaşamış (1385-1470) büyük Türk hekimi yazmış olduğu resimli cerrahi kitabı (Cerrahiyetü’l Haniyye) ile ünlü. Kitabın özgün Türkçe ile yazılmış olması bir başka üstünlüğü. Amasya Darüşşifası’nda yıllarca başhekimlik yapan Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun ayrıca deneysel tıp çalışmaları yaptığı biliniyor.

Röportaj: HÜLYA YILDIRIM
KAYNAK: http://www.showtvnet.com

Add comment 21 Mart 2009

asıl meçhul diyenlermiş…

Bir mimar düşünün. İnşaat yapacak. Fakat demiri, çimentoyu ve tuğlayı bilmiyor. Hazır betondan da haberi yok. Bu mimarın inşaat yapmaya kalkışması ne kadar mahsurluysa insanın fıtratını sorgulamadan, bilmeden, tanımadan, anlamadan, düşünmeden, fıtratına inanmadan yapılan tüm açıklama ve iddialar bir o kadar mahsurlu ve eksiktir. Nitekim psikoloji tarihine baktığımız zaman herkesin kabul ettiği bir teori bulmak pek mümkün değildir. Çünkü talebesi hocasına karşı çıkmış öyle değildir böyledir demiş, fakat kendi hoca olunca talebeleri de kendisine hayır seninki de yanlış asıl doğru bu diyerek gitmiştir. Her gelen bir öncekini yanlışlamış, öncekinin eksik yönlerini ortaya koymuş, fakat tam anlamıyla insanı kuşatan bir kuram geliştirememişlerdir. Tüm bunların sebebi ise psikolojinin bilim olarak doğduğu bebeklik devresini geçirdiği coğrafyaya alakalıdır. Kendi içinde bulunduğu karmaşayı kastedip karanlık çağ diye adlandırdığı dönemde aynı zaman dilimdeki İslam medeniyetinin aydınlığını göremeyen Avrupa, sömürgelerden kaçırılan sermayeye dönüştürülen birikintinin katkısıyla yaşadığı Rönesans reform hareketleri neticesinde üzerinde baskısı olan kilise din tanrıdan kurtulma için kendine toplum olarak güvenmişti. Endüljans, yüksek kilise vergileri, zorunlu kilise bağışları, enterdi, aforoz, skolâstik düşünce, dogmatizm, engizisyon, papaz tecavüzü, beyliklerin kiliselere borcu, halkın kiliseye borcu ve faizleri gibi birçok konuda insanları dini yaşantıdan dinden tanrı sevgisinden uzaklaştıran bir kilise anlayışının olduğu bir dönemde yeni yeni yeşeren sosyal bilimler insani ve ilmi amaçlardan uzak bir maksatla kategorileştirilip adlandırılıyordu. Mesela bir ülkedesiniz sömürüyorsunuz. Ülke halkının kültürünü anlamak için toplanan bilgiler antropoloji, halkı yönlendirmek kitleleri etkisizleştirmek için toplanan bilgiler sosyolojiyi, insanları etkilemek için toplanan bilgiler de psikolojinin ilk dokümanları ve ilk sebepleriydi. Sosyal bilimlerin gelişmesini sağlayan bu kanlı ve puslu coğrafyanın dışında ise darwin tanrı inancıyla savaşmak için yaptığını söylediği araştırmalarda insanın varoluşunun yoktan değil evrimsel olduğunu iddia ediyordu. Kitleler hızla darwin dinine geçerken bir yandan da Marks din afyondur diyecektir. Bu ortamda darwin’le mektuplaşarak birbirlerini tebrik ederek psikoloji literatürünün otoritesi! freud’un yetiştiğini görüyoruz. Burada itirazlar gelecektir. İlk psikoloji laboratuarı ilk psikolog vs… unutmayalım ki avrupanın karanlık çağ diye adlandırdığı tarih İslam medeniyetinin tüm dünyayı aydınlattığı dönemdi. O karanlık kendi karanlıklarıydı. Çünkü aslanlar tarihini yazmadan önce tarih hep avcıları över. Böyle bir ortamda doğan yetişen bir sosyal bilim olan psikolojinin avrupada hâkim olan din karşıtlığından yaratıcı düşmanlığından etkilenmemesi mümkün değildir. O yüzden birçoğu ateist olan psikologlarca şekillendirilmiş bir psikoloji yukarda bahsettiğimiz kumdan çakıldan çimentodan haberi olmayan mimara benzer. Ve kediye ciğer teslim edilemez.

Örnek olarak freud’dan birkaç alıntı yapalım. Evrim teorisinin iddiacısı, çağdaşı darwin’den etkilenen freud aynı darwin gibi hayvanlara bakarak insanı anlamaya çalışıyor. Yavru öküzler annelerine cinsel olarak duydukları arzu ve istek yüzünden birleşip babalarını uzaklaştırır veya öldürürlermiş. İnsanlar da bundan aynı içgüdüyle babalarını ilkel çağlarda öldürmüşler. Daha sonra da vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla pişmanlıklar anma programlarına, o da totemlere, totemler de tanrı inancına zamaaaaaaan içinde dönüşmüş. İnsandaki tanrı fikri burdan oluşmuş ve gelişmiş. Zaten freud insanı iki temel güdüyle açıklamaz mı? Saldırganlık ve cinsellik. Her şeyin temeli der. Hatta o kadar ki; tüm annelerimizden özür dileyerek yazıyorum, erkek çocuk annesinin memesini cinsel bir doyum için emer bile der. Aynı şekilde kız çocuk için de babasına yönelik cinsel ilgiden bahseder. Oidipus ve elektra kompleksleri diye bunları adlandırır. İnanılmayacak gibi ama hala freud’dan ne dünya ne de bizim psikologlar vazgeçemedi.

Freuda takılmayalım. Gene ortaçağa dönelim. Psikoloji ve “insana itiraf etme” kültürüne dönelim. Kiliseye olan güvenin yıkılmasından sonra ruhundaki kirleri temizlemek! için papazlara giden halk rahatsızlıklarını giderecek! yer aramış ve bu boşluğu psikologlar doldurmuştur. Bir nevi modern yaşam dininin kurumları olan kilise yerine alışveriş merkezi, papaz yerine psikolog, günah çıkarmaya yerine terapi gibi olguları üretmiştir. Fakat psikologlar gelince değişen nedir. Bir papazın günah çıkarma seansında kullandığı kelimeleri ve iletişim dilini terapotik becerilerin tamamında göreceksiniz. Hmm, evet, dinliyorum, demek bunu yaptın, hmmm. Veya psikolojinin en işlevsel hangi sektörde kullanıldığına bir bakın. Psikolojiyi en iyi kullanan sektör kapitalizmin tüketimi körükleyen talebi patlatmaya çalışan tüketim kültürüne insanları zorlayan reklâm endüstrisidir. Haksız mıyım?

Ayrıca kilisenin ilk günah öğretisi sürekli insanları suçluluk psikolojisi içine kıvrandırıp önce kiliseye sonra psikoloğa bağımlı hale getirmiştir. Bunu sağlamak için de hayvan eğitimdeki metotları kullanmışlardır. O yüzden ilk dönemlerde pavlov thorndike gibi davranışçılar hayvan eğitimi asırlar öncesinden bilinen ve yapılan bir olgu olmasına rağmen hayvanları şartlı ve şartsız koşullama gibi kalıpçılıklarla uğraşmışlardır. Tekrar psikoloji tanımına dönersek davranışçılığın ne kadar hâkim olduğunu anlaşılır. İnsana hayvan gibi bakışı sezersiniz. İnsan ve davranışı… Allah Allah. Düşüncesiyle, inancıyla, tutumlarıyla, duygularıyla vs… diğer canlılardan farklı olan bir varlığın tüm bu ayırıcı olan özel niteliklerini nasıl olurda her türde görünen bir başlık altında toplarlar. Davranışmış… Pabucumun davranışçıları… Davranış tüm bu insani nitelikleri kapsayacak kadar anlamlı değil bence. İnsanı tanımlarken belki davranış ta olmalı. Ama asla bu şekilde ve tek başına değil.

Şimdi gelin de bu bakış açısında yetişmiş bir anlayışa ruh dünyanızı teslim edin görelim desemde kuzu gibi teslim olduğumuz bir gerçek. Hem o kadar hakaret gör hem de tomarla ücret öde. Sağcısı, solcusu, liberali, İslamcısı hiç fark etmiyor. Psikoloğu, psikiyatrisi veya psikolojik danışmanı da. Birçoğu Freud gibi divana yatırmıyor mu sizi?

İNSAN?

Monalisa herkes tarafından bilinen bir resimdir. Fakat ondan daha ilinen bir şey vardır ki o da Leonardo da Vinci’dir. Monalisa varlığını da Vinci’ye borçludur. Monalisa’ya bakıp beğenip da Vinci’yi bilmemek esere saygısızlık etmek demektir. Eser varlığını müessire borçludur. Eserden de müessire ulaşılır. Müessiri olmadan eser olamazsa müessir bilinmeden esere de gerçek değeri verilemez. Aynı şekilde insanın müessiri yaratan bilinmeden bir eser olan insan hakkında söylenilen tüm her ama her şey eksik kalır. O zaman önce bir besmele çekelim.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Yaratılmış bir varlık olarak insan“Biz insanı en güzel surette yarattık”
İnsanlığın yaşadığı büyük sorunlara bakalım: toplumsal ve bireysel bazda tamamen bir kargaşa hâkim. Şiddet, cinayet, katliam, tecavüz, çocuk pornosu, hazcılık, duyarsızlık, amaçsızlık, çıldırmışlık, intihar vs tam bir anemi hem bireysel hem toplumsal… İnsan olan insanlığından utanır halde. İşte burası batı medeniyetinin insanlığı alıp indirdiği noktadır. İnsanlığın son adası İslam’dır. Çünkü İslam yaratıcının hayat önerisidir. Nasıl ki bir fabrikadan çıkan herhangi bir ürünün kullanım talimatı vardır ve o talimata uygun kullanılırsa satın alınan ürün en verimli şekilde kullanılmış olur, tıpkı insan da kendisi için özel indirilmiş olan talimatlara, insanlığın kullanım kılavuzu Furkan’a (hak ile batılı ayıran) uygun yaşarsa mutmain olur.

En azından gözlerinizi kapayıp mikro âlemlerden makro âlemlere çıktığınızda Allah’ın varlığını hissedebiliyorsanız, noksansız bir varlık olan kâinatın tasarımcısı dünyalardaki hiçbir hazineye değişilmeyecek kıymetteki akıl hediyesini emanet ettiği insanı aklını nasıl kullanacağından habersiz bırakmaz. Habersiz bırakmak Allah’ın şanınsa yakışmaz. O Noksansızdır. Kâinat eserine bakıp bu güzel noksansız eserim müessirine ulaşmamızda bizlere rehberlik yapması için içimizden elçiler de seçmiştir. Elçiler aracılığıyla kutsal mesajlar göndermiştir. Bu ilkeler insanlığa yön gösteren bir pusuladır. Mutluluk, müsterihlik, mutmainlik, huzur, barış, adalet bu ibrenin ucundadır. Bireysel ve toplumsal tatmin için insanlığın kullanım kılavuzu insana yaratıcısının akıl hazinesini nasıl kullanacağını açıkladığı bir belgedir. Bunlardan habersiz onların hayalleri bizim ayaklarımızın altındakine bile ulaşamaz.

Amacı belli olan bir varlık olarak insan
“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”
Psikolojik yapımız itibariyle varoluş gayemizi bilmek isteriz. Neden varız? Nerden geliyoruz, nereye gidiyoruz? İnsanlığımızın ve varoluşumuzun anlamını ararız adeta. Kendimizi anlamlandırmak istediğimiz gibi diğer canlıları, kâinatı, kâinatın muhteşem düzenini anlamaya, kendimizin kâinatla ilişkisini konumlandırmaya çalışırız. Tatmin edici cevaplara ulaşırsak kalbimiz mutmain olur. Yoksa yaptığımız her şey kendimiz gibi boşlukta sallanacak; varacağımız bir nokta, sığınacağımız bir liman bulamayacağız, tıpkı varoşlumuzun başını bilmediğimizde huzursuzluklar içinde kıvrandığımız gibi… Kendimizi ve kâinatı tanıyıp, kendimizle kâinatın ilişkisini kavrayıp, hayatımızı anlamlandırınca, varoluş gayemizi bildiğimiz için mutluluk ve huzur hisleriyle kalbimiz tatmin olacak, ömrümüzün sonuna kadar bu müsterih duyguyu kalbimizde taşıyacağız. Hayatın anlamını ve gayesini kavramış kişi olarak büyük bir iç motivasyonla yaşama sarılacak kendi sorumluluklarımızı büyük hedeflerimiz çerçevesinde gerçekleştirecek hayat zincirimizin tüm halkalarını tamamlamaya çalışacağız. Mesleğimiz, evliliğimiz, iş-sosyal-kültürel hayatımız bir amaç olmakla birlikte hayatımızı anlamlandırdığımız büyük gayeye ulaştıran birer araç olacaktır. İşte bu bütünlük içerisinde meslek, evlilik, kariyer, gelecek kaygılarımız birbiriyle karmaşa içinde olmaktan kurtulup bir bütünün olmazsa olmaz parçaları haline gelecektir.

En üstün varlık olarak insan
Bir papağana “2 kere 2 beş eder” diye ezberletseniz hiçbir zaman “hayır 4 eder” demez, diyemez. Bir kedi gülün ne kadar güzel koktuğunu bilmez, bilemez. Bir karınca hırsızlığın kötü bir davranış olduğunu söylemez, söyleyemez. Bir kuş rüzgârdan enerji üretmenin faydasını bilmez bilemez. Bir aslan katilin zalim olduğunu bilmez, söyleyemez. Fakat insan öyle mi? Kendisine hediye edilen “akıl” nimeti sayesinde diğer canlılardan farklı olarak “2 kere 2 beş etmez dört eder der”, gülün güzel koktuğunu, hırsızlığın kötü bir davranış olduğunu, rüzgâr enerjisinin faydalarını, insan öldürmenin zulüm olduğunu bilir ve söyler. Çünkü akıl;
Doğruyu yanlıştan (aklın bu niteliğinden bilim doğmuştur),
Güzeli çirkinden (aklın bu niteliğinden estetik, sanat doğmuştur),
İyiyi kötüden (aklın bu niteliğinden ahlak doğmuştur),
Faydalıyı zararlıdan (aklın bu niteliğinden iktisat doğmuştur),
Adaleti zulümden (aklın bu niteliğinden hukuk ve siyaset doğmuştur)
(HAKKı-BATILdan)
ayırabilen iradesiyle insana tercih yaptıran fıtri bir melekedir. Akıl gibi bir hazine insana verildiği için insan diğer canlı ve cansız varlıklardan yücedir, üstündür. En şerefli mahlûk olan insana verilmiş olan akıl hazinesi; doğru, güzel, iyi, faydalı ve adil olan için kullanılırsa kıymetli olur. Eğer yanlış, çirkin, kötü, zararlı işler ve zulüm yolunda kullanılırsa akıl hazinesi kıymetini kaybeder. Hiçbir şeye değişilmeyecek kadar kıymetli olan bir hazine olan akıl nimeti insanı diğer canlılardan farklı kılar. Böyle büyük ve eşsiz bir hediye sorumsuzca kullanılamaz. İnsana yakışır şekilde kullanılması gerekir. Akıl hazinesi insana hediye edilirken kendimize, topluma, diğer canlılara ve hediye sahibine karşı sorumluluklarımızı da beraberinde getirir.
Kendimize karşı canımızı, sağlığımızı, aklımızı, namusumuzu, mülkiyetimizi koruma;
topluma karşı neslimizi, güvenliğimizi, hukukumuzu, adaletimizi koruma;
diğer canlı ve cansızlara karşı sevgimizi nesillerini değerlerini koruma;
hediye sahibine karşı sevgimizi, inancımızı koruma hakkımız ve sorumluluğumuz vardır.
Daha doğrusu akıl hazinesinin üzerimizdeki hakları bunlardır. Nasıl bıçak ekmek kesmek için gerekli, insan yaralamak için gereksiz bir aletse, aklı da nasıl kullanıldığına bağlı olarak değerlendiririz. Sorumluluklarımızı tam anlamıyla yerine getirebilmek için tüm yeteneklerimizi sonuna kadar kullanmamız gerekmektedir. Bu vesile ile varoluş amacımıza uygun başarılarımızla tüm sorumluluklarımızı yerine getirmek için tüm gücümüzle gayret göstermeli aşk ve şevkle derslerimize sarılmalıyız.

Toplumsal bir varlık olarak insan
İnsan kelimesi ünsiyet kelimesinden türemiştir. Ünsiyetin manası: arkadaşlık dostluktur. Demek ki insan sosyal bir varlıktır. İnsanlarla birlikte toplumsal bir düzen içerisinde yaşamak zorundadır. İnsan olarak yaşadığımız topluma faydalı olmak toplumu geliştirmek en büyük görevimizdir. Başka insanlara faydalı olmak için yaşamak insana yakışır bir erdemdir. İnsanlar daha çok faydalı olmak için kendi yeteneklerimizi en üst düzeyde geliştirmek zorundayız. Bu insan olduğumuz için bize sunulan bir imkân. Arılardan, ineklerden farklı olarak biz bu hizmeti bilinçle yapıyoruz. Böylece insan olmanın onurunu sonsuza kadar yaşayabiliriz.

Yeryüzünün halifesi olarak insan
Hıristiyan inancına göre ilk günahla gelen insan İslam medeniyetinde yeryüzünün en şerefli mahlûku olmasının yanında yeryüzünün halifeliliği de kendisine verilmiştir. Yeryüzünün imarı ve yönetimi Allah adına insanda toplanmış, tüm kâinat adeta insanın hizmetine sunulmuştur. İnsandan istenen sadece bu yetkiyi hizmet yolunda kullanmasıdır. Madde yerine manayı, savaş yerine barışı, çatışma yerine diyaloğu, çifte standart yerine adaleti, üstünlük yerine eşitliği, sömürü yerine adil paylaşım ve işbirliğini, baskı ve tahakküm yerine insan hakları ve özgürlükler hâkim kılması için takılmış bir yüzüktür. Eğer bu yüzük imtiyazı, çoğunluğu, gücü, çıkarı hak sebebi sayarsa yaratılmışların en sefili olur.

Okyanusların mürekkep ağaçların kâğıt olsa ilmini yazmaya yetmeyeceği bilmenin asıl sahibinin yanında insan hakkında söylediklerimiz denizde bir damla eder. Lakin bu bakış açısı tam olmamakla birlikte en azından sahip olunması gereken alt eşiktir. Yazdıklarımızın doğrulukları kendimizden değil, tüm doğruların tek sahibindendir. Ancak hata ve eksikler acz ve noksanlığımızın belgesidir.

Add comment 21 Mart 2009

Üniversiteli olmak yada olmamak

Üniversiteli olmak yada olmamak
Mehmet BAYDEMİR – mehmetbaydemir@anadolugenclik.com.tr

İçinde bulunduğumuz ay içerisinde, yeni açılanlar da dâhil olmak üzere, 68i Devlet ve 25i Özel 93 üniversitenin lisans ve önlisans düzeyinde öğrenim gören 2 milyonun üzerinde öğrenci (açıköğretim dâhil) başlayacak. Öğrencilerin karşısında bir baraj gibi duran Öğrenci Seçme Sınavını (ÖSS) geçip üniversiteye yerleşenler yeni bir hayata merhaba diyor. Bu sebeple gelecek arayışında olan gençlerin birçoğu üniversiteyi kazandığı takdirde hayatının kurtulduğunu, kurtulacağını düşünüyor. Fakat bu gerçekten böyle mi? Tüm sorunlar gerçekten sona eriyor mu? Bin bir güçlükle kazanılan üniversite, öğrencilere beklediği ve istediği eğitimi verebiliyor mu? Üniversitede nitelikli öğretim üyesi ve bilimsel çalışmalar mevcut mu? Üniversitelerimizin dünyadaki yeri tatmin edici seviyede mi? Halkın büyük çoğunluğunun anca kendi geçimini sağlayabildiği ülkemizde, öğrenciler ailelerinden yardım almadan geçimlerini sağlayabiliyor mu? Üniversitelerin açıldığı bu ayda öğrencilerin ve üniversite camiasının sıkıntılarını gündeme getirmeyi ve ayrıca üniversiteyi kazanan öğrencilere yol göstermeyi hedefledik.

Üniversite nedir?
Üniversiteler toplumu geliştirmek ve halkın daha rahat yaşamasını sağlamak amacıyla bilimsel ve sosyal çalışmalar yapan kurumlar olarak tarif edilebilir. Dolayısıyla üniversiteler, üstlendikleri görevleri ve yüklendikleri bilimsel-teknik ve kültürel hizmetleri en iyi şekilde yapmalı ve çalışmalarıyla toplumu yönlendirmelidir. Üniversiteler açılırken yeterli akademik kadronun ve araç-gerecin olup olmadığına dikkat edilmesi gerekiyor. Gelişmiş üniversitelerimiz bile araç-gereç ve akademik personel sıkıntısı çekip yeterli bilimsel çalışmayı yapamıyor. Fakat birçok iktidar ve siyasi otorite, gerek oy avcılığı gerekse hemşericilik yüzünden üniversite açarak ya da yüksek okulları üniversiteye çevirerek açılan okulların, üniversitelerin niteliklerinden yoksun bir şekil almasına sebep oluyor.

Üniversiteli olmak
ne demek?
Peki, üniversiteli olmak ne demek? Üniversitelilere, Üniversiteli olmanın ne ifade ettiğini sorduğumuzda çok farklı cevaplarla karşılaşacağımız ortada… Kimine göre askerlikten kurtulma, kimine göre aileden uzaklaşma, kimine göre zengin bir eş bulma olan üniversitelilik kimine göre de sosyal aktivitelerden faydalanma olabiliyor. Bu düşüncelerin oluşmasında üniversite öğrencisinin daha önce yaşamış olduğu olaylar; lise yıllarında aile, okul ve arkadaş çevresinin etkisiyle oluşan idealler ve öğrencinin ruh halinin etkili olduğu söylenebilir. Bununla beraber üniversite yerleşkesinde çeşitli dünya görüşüne sahip gruplar; astıkları afişler, üniversite kulüplerinde yaptıkları faaliyetler ve birebir markajlarla üniversiteli gençlerin önüne yeni bir hayat tarzı koyabiliyorlar. Medya tarafından öğrencilere empoze edilmeye çalışılan alışkanlıklar da gençlerin zihinlerine üniversiteli modelini kazıyor. Yeni moda pantolon, yeni bir saç kesimi… Sosyalleşmeyi bu şekilde algılayan ve bu olduğuna inanan üniversiteliler; ulaşabilecekleri hedefleri kısırlaştırdığı içindir ki bir misyondan da çok uzakta kalıyor.

Kazanmakla
her şey bitmiyor
Öğrenciler arasında oldukça yaygın bir anlayış var. O da, Üniversiteye kapıyı attım, gerisi kolay diye özetlenebilir. Fakat bu doğru değildir. Üniversiteyi kazanarak herhangi bir bölüme yerleşen öğrenciler; kazandıkları bölümü beğenmemeleri, derslerin zorluğu ve daha başka sebeplerden dolayı okudukları üniversiteyi bırakabiliyor. Öte yandan bir üniversite öğrencisinin en büyük handikabı özgüven olsa gerek. Özellikle varoşlardan Büyükşehirlere gelerek öğrenimini sürdürmek isteyen öğrenciler, bu şehirlerde kendi yaşamları dışında bir hayatla karşılaşıyor ve çevrelerine güvensiz olabiliyorlar. Hatta Yaptığım bu hareket komik miydi? gibisinden paranoyak olabiliyor ve bütün gözler sanki üzerlerindeymiş gibi bir hisse kapılabiliyorlar.

Üniversitelinin olmazsa
olmazları: Burs ve Barınak
Üniversite öğrencilerinin en çok merak ettikleri konuların başında burs ve barınak ihtiyacı geliyor. Devlete ait yurtlar öğrencilerin barınma ihtiyacını büyük ölçüde karşılıyor. Fakat bu yurtlardaki yanlı tavır, belli grupların ideolojik olarak kamplaşması ve bu gruplara mensup olmayanlara yönelik hem maddi hem de manevi psikolojik baskı bu yurtların sadece alternatif olarak ortada durmasına yol açıyor. Özel yurtların yanı sıra öğrencilerin bir araya gelerek tuttukları evler, genel itibariyle üniversitelilerin tercihini oluşturuyor. İstanbulda öğrenim gören bir üniversitelinin ev masrafı için 400 YTLyi her ay cebinden çıkarması gerekiyor. Üniversitelilerin bu para ihtiyacını karşılamak için çeşitli kurumlar burs veriyor.
Devlet üniversitelerindeki öğrencilerin yüzde 70i devletten burs ve kredi almak için başvuruda bulunuyor. Bu oran vakıf üniversitelerinde yüzde 19larda… Başbakanlık bursu da devlet üniversitelerinde okuyan öğrenciler için vazgeçilemeyen bir burs. Ayrıca devlet üniversitelerinde öğrenim gören öğrencilerin yaklaşık yüzde 36sı Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumundan (YURTKUR) öğrenci katkı payı için kredi alıyor. Bu oran vakıf üniversitelerinde yüzde 3… Öğrenciler için bir başka burs kaynağı da belediyeler, vakıflar ve dernekler… Bu konuda en şanslı olan illerin başında İstanbul geliyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi her yıl 10 binlerce öğrenciye burs veriyor. Bazı ilçe belediyeler de kendi ilçelerinde yaşayan öğrencilere burs veriyor. Vakıf ve dernekler de imkânları doğrultusunda üniversite öğrencilerine burs sağlıyor. Fakat genel itibariyle bilimsellikten uzak; hemşericilik ve cemaatçilik olarak nitelendirilebilecek bir yaklaşımla üniversite öğrencilerine burs verilmesi adaletsizliğe yol açıyor. Bu durumda bazı öğrenciler hiç burs alamazken bazıları da orta seviyeli bir memurun aldığı maaştan daha fazla burs alabiliyor.

Üniversiteliler
girişimci bir ruha
sahip olarak yetiştirilmeli
Türk halkının hâkim anlayışı olan Devlet Baba geleneği üniversite öğrencileri arasında oldukça benimsenen bir anlayış. Üniversite öğrencilerinin en büyük ideali devlette kancayı atıp kurtulmak… Öğretmenlik bölümlerinin en çok tercih edilen bölümlerin başında geliyor olması bunun en bariz göstergesi. Oysa üniversitede yetişen bir gencin her türlü girişimi devletten beklemek yerine, girişimci ruhuyla ve kendi istihdamlarını oluşturacak güçlü ve kararlı bir yapıya sahip olması gerekiyor. Dolayısıyla girişimci ruha sahip uzmanlar yetiştirmek üniversitelerin en temel politikalarından olmalı… Bu politikayla gençlerimiz ülke ekonomisine katılamamış olan gelir kaynaklarını üretim mekanizmasına sokarak kendilerine iş kuracak, böylelikle hem istihdam oluşturacak hem de ülke ekonomisine katkı sağlayacaktır.

Öğretim üyesi az,
öğrenci sayısı fazla
2004-2005 ders yılında 11 bin 220 profesör, 5 bin 229 doçent, 14 bin 219 yardımcı doçent, 28 bin 261 araştırma görevlisi ve 20 bin 626 diğer öğretim elemanı olmak üzere toplamda 79 bin 555 öğretim elemanı üniversitelerde görev aldı. Ayrıca diğer eğitim kurumlarındaki 630 öğretim üyesi ve 1911 diğer öğretim elemanı ile birlikte 2004-2005 ders yılında ülkemizdeki toplam öğretim elemanı sayısı 82 bin 96 oldu. Öğretim üyelerinin 267si, diğer öğretim elemanlarının ise 620si, yabancı uyruklu… Aynı dönemde en çok öğretim üyesi bulunduran üniversiteler sırasıyla İstanbul (2151), Ankara (1634), Gazi (1574), Hacettepe (1302) ve Ege (1292) üniversiteleri oldu. En az öğretim üyesine sahip olan üniversitelerin başında ise özel üniversiteler geliyor. Fakat öğrenci/öğretim üyesi oranına baktığımızda öğretim görevlisi başına düşen öğrenci sayısının devlet üniversitelerinde daha fazla olduğu görülüyor. Öğretim üyesi sayısının 2 bin 151 olduğu İstanbul Üniversitesinde öğrenci sayısı 70 bine yaklaşıyor.
Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre ülkemizdeki 2005 yılı yükseköğretim çağ nüfusu 5 milyonun üzerinde… Bu sayının ancak 2 milyonu herhangi bir üniversitede kendisine yer bulabiliyor. iki yıllık meslek yüksekokullarının, örgün öğretimdeki payı yüzde 28,4 toplam içindeki payı ise yüzde 18,4…Öte yandan açıköğretimin Türk yükseköğretim sistemi içerisindeki payı yüze 35e varıyor. 2003-2004 eğitim-öğretim yılından 2004-2005e, üniversitelerimiz lisans ve önlisans programlarındaki toplam öğrenci sayısı yüzde 6,7lik artışla 1 milyon 820 bin 994den 1 milyon 942 bin 995e, örgün öğretim öğrencisi sayısı yüzde 6,7lik artışla 1 milyon 168 bin 724den 1 milyon 247 bin 404e yükseldiği YÖKün 2005te yaptığı Türk Yükseköğretiminin Bugünkü Durumu adlı çalışmasında belirtiliyor. Bunların yanında, toplam öğretim elemanı sayısının yüzde 3,2lik artışla 77 bin 065den 79 bin 555e, öğretim üyesi (profesör, doçent ve yardımcı doçent) sayısının ise yüzde 5,5lik artışla 29 bin 075den 30 bin 668 e yükseldiği aynı çalışmada görülüyor.

Avrupa, öğrencilerini
mezun etmek istiyor
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri, öğrencilerin daha çabuk mezun olabilmesi için bir takım önlemler alma yoluna gidiyor. OECD tarafından yapılan araştırmada; mezunlar arasındaki işsizlik oranı, bilgi yükünün fazla olması ve öğrencilerin öğrenimlerine devam ederken çalışması gibi sebeplerden dolayı lisans programlarının uzun sürede tamamlandığı belirtiliyor. Yine aynı araştırmada bu durumun olumsuz sonuçları şu şekilde açıklanıyor; çok sayıda öğrencinin üniversite eğitimini birinci yılında terk etmesi, mezunların meslek hayatına geç yaşlarda (28-30) başlaması, eğitimin uzun sürmesi sebebiyle devlete ve aileye getirmiş olduğu yüksek maliyet.

Avrupada üniversiteler
bağımsız kuruluşlarla
denetleniyor
Avusturya, Finlandiya, İtalya ve Polonyada yeni yükseköğretim kanunları, üniversitelere daha fazla özerklik yolunu açarken daha fazla sorumluluk yüklüyor. Ülkemizdeki özerklik tartışmaları, başta rektör olmak üzere yöneticilerin seçimi üzerine odaklanıyor. Ülkemizdeki bu sistem, en basit memurdan profesöre kadar, tüm atama işlemlerinin üniversite içinde başlayıp rektörün onayı ile sonuçlanan bir yapı ve bu hiçbir gelişmiş ülkede bulunmuyor. Avrupadaki özerklik tartışmaları ise hükümet desteğinin kullanılmasındaki kısıtlamaların kaldırılması (mali özerklik), öğrencilerin kabulü, öğrenim ücretlerinin belirlenmesi ve diplomaların verilmesinde üniversitelerin yetkili kılınması konularında yoğunlaşıyor. Ayrıca bu üniversitelerin değerlendirilmesi de üniversite dışında bağımsız kuruluşlar tarafından yapılıyor. Almanyada yakın bir zamanda oluşturulan Bachelor/Master programlarının değerlendirilmesi için Eyalet Kültür Konseyi tarafından Rektörler Komitesine bağlı olarak oluşturulan kurumu örnek olarak verebiliriz. Ayrıca üniversiteyi denetleyecek olan kuruma seçilen üyeler tamamen objektif ve bilimsel kriterlere göre ve hiçbir ideolojik kamplaşmaya mahal vermeyecek şekilde belirleniyor.
19 Eylül 2003 tarihinde Berlinde toplanan Yükseköğretimden Sorumlu Bakanlar Konferansında ise bakanlar, yaşam boyu öğrenmeyi hayata geçirmek için, yüksek öğretimin önemli katkısı olduğunu altını çizdiler. Bu hedefi gerçekleştirmek amacıyla da ulusal politikalarını sıraya koymak ve daha önceki öğrenmeleri de içiren yükseköğretim düzeyinde yaşam boyu öğrenmeyle ilgili olanakları geliştirmek için yüksek öğretim kurumlarıyla tüm ilgilileri teşvik için adımlar atılması kararı alındı.

——————————————————————————–

Ömer AKGÜL (Psikolojik Dan.)

Arkadaş çevresinin
iyi seçilmesi gerekiyor

Bir genç için üniversite hayatı çoğu zaman özgürlük ve bağımsız yaşam fikrini beraberinde getirir. Dolayısıyla kendisini yeterince tanımamış bir genç için hayatının ilerleyen dönemlerinde utanç duyacağı davranışlar sergilemesi için ortam sürekli olarak genci davet etmektedir. Tam bu noktada nitelikli nezih bir arkadaş çevresi, niteliksiz, hedefsiz, gayesiz, yaradılış maksadından habersiz akran çevresine galip gelirse bu genç arkadaşımız için gözümüz arkada kalmayabilir. Bu yaşlardaki gençlerin en büyük psikolojik özelliği hayatını anlamlandırmak, yaratılış maksadını bilmek, hedeflerini tayin etmek, geleceğini planlamakla ilgilidir. Hayatı, evreni, kendini, yaratıcıyı ve kendisinin bunlarla ilişkisini kavrayan genç, konumlandırdığı hayat ekseninde kendisine bir yön çizer ve o düzlem içerisinde emin adımlarla ilerlerse başarılı olur. Bu dönemlerde gencin bahsettiğimiz atmosferi yakalayabilmesi için, üniversitede gençlere hazırlanan tuzaklardan geçmeyi öğrenmiş, başka gençleri de bu tuzaklardan kurtarmak isteyen üst sınıf abilerinin olduğu cemiyetlere dâhil olarak aidiyet duygusunu emin ellere teslim etmesi gerekmektedir. Sanıldığının aksine üniversite hayatında bu abiler birçok gence rehberlik etmiş çağın zehrinin akıtıldığı zihinlere şifa olmuşlardır. Eğer genç bu dönemde aidiyet duygusunu teskin edebileceği nitelikli bir grup bulamazsa kendi var oluşundan çevresini haberdar edebilmek için sapkın ve yanlış davranışlar sergileyebilir. Ve bu gruplardan birisinde kendisine yer bulur. Ailelere düşen ise çocuklarının iyi arkadaş edinebilmesi için nitelikli cemiyetlerle tanıştırması gerekmektedir.

——————————————————————————–
Prof. Dr. Coşkun Can Aktan

Reformları uygulayacak samimi bir lider lazım…

Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), yüksek öğretimin hedeflerini belirleyen, uzun dönemli planlamalar yapan, uluslararası gelişmelere göre strateji üreten ve üniversiteler arasındaki koordinasyonu sağlayan özerk ve kamu tüzel kişiliğine sahip bir kuruluş olmalıdır. Yüksek öğretimde her düzeydeki yönetici ile kurul üyeleri seçimle belirlenmelidir. Ve yüksek öğretimde katılımcılık, çoğulculuk ve şeffaflık egemen kılınmalıdır. Yüksek öğretimde merkeziyetçi bir yönetim anlayışı yerine, kurumlara ve bunların kurullarına yetki veren bir yaklaşım belirlenmelidir. Üniversite yönetim kurullarında, yerel yönetimler ile sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri yer almalıdır. Akademik unvanların kazanılmasında performans ve liyakat esas alınmalı, unvanların kazanım ölçütleri aynı olmalıdır. Akademik terfi süreci, üniversitenin yönetim süreci dışında tutulmalıdır. Bilimsel yayınlara teşvik ödülü artırılmalıdır. Üniversiteler bütçelerinin bir bölümünü kendileri üretebilmeli ve kullanımında inisiyatif sahibi olmalıdır. Burs ve kredi tahsisini her üniversite kendisi yapmalıdır. Hukukun üstünlüğüne dayalı denetim, kalite güvencesi ve akreditasyon kurumsallaşma, bilimsel etik kavramı ön plana çıkarılarak yerleşmesi sağlanmalıdır. Bugün üniversitelerimiz gerçek anlamda bilgi ve teknoloji üretemeyen, sadece eğitim ve öğretim yapan kurumlara dönüşmüştür. Üniversitelerimizde yapılan bilimsel araştırmalar, ülke sorunlarına çözüm üretmekten oldukça uzak, sadece kariyer almak için yapılan çalışmalarla sınırlı kalmıştır. Bunun bir ülkenin geleceği için ne kadar vahim olduğunu anlayacak samimi bir lider görüyor musunuz?

Add comment 21 Mart 2009

yeşilaycılar kafayı çekerse

yeşilay’ın düzenlediği bir eğitim sminerine katıldım
seminer
madde bağımlılığı ve kumar ile ilgiliydi
seminer görevlisine mail adresini aldığım için yazdıklarımı paylaşayım dedim
bu kafayla nereye…

….. Bey
merhaba

ben ömer akgül ……….okulu rehber öğretmeni
07.03.2007 tarihinde ……………. konferans salonunda vermiş olduğunuz seminerle ilgili hem teşekkür hem de bir kaç ufak hatırlatma yapmak için yazıyorum.

yeşilay gibi bir kurumda insanlık adına göstermiş olduğunuz çaba için ne kadar memnun olduğumu sizle paylaşmak istedim. teşekkürler.

alkol, sigara, uyuşturucu ve kumar sadece içinde bulunduğumuz zamanın problemi olmayıp tüm zamanların en acı konularından biridir.

insanlık tarihinde çeşitli kişiler kurumlar oldular bu bağımlılıklarla mücadele etmiştir.
bunu bugün türkiye de en güçlü yapan kurumlardan biri yeşilaydır.

Bağımlılığın bir tarihsel geleneği olduğu gibi bağımlılıkla mücadelenin de tarihsel bir serüveni vardır. ve bu birikimlerden istifade etmek yeşilayın amacı olan önleyiciliği ve kurtuluşu kolaylaştıracaktır. bu birikimlerden tecrübelerden yeşilayın istifade etmemesi büyük bir kayıptır.

Mesela nüfusunun büyük bir çoğunluğu Müslüman olan türkiyede dinin bu bağımlılıkları yasaklaması yeşilayın etkisiyle manidardır. Din bu bağımlılıklarla ilgili herhangi bir öneride bulunmasa veya türkiyede böyle bir din bulunmasa daha çok bağımlı insana yardım götüreceğiniz muhakkak. Yardım etmek için yardım edilecek insan kitlesini genişletmek ise ahlaki değildir. Din mefhumu dinin bağımlılık hakkındaki emirleri bağlamında seminerlerinizde savlarınızı destekleyici sözünüzü güçlendirici temel kaynaklardır. Bunlardan istifade etmek insanlık adına yapmış olduğunuz çalışmaya bir o kadar daha kutsallık ve etki katacaktır. Çünkü din insan davranışlarını etkileyen düzenleyen bir hüküm sistemidir. Niçin din böyle bir hüküm sistemi kurar. Düşünün bir cep telefonu üreticisi mühendisin bizim kullanımımızı daha verimli hale getirmek için kullanım kılavuzunu hazırlayışını. Bizler bu kılavuza uygun davranıp hareket etmek zorunda değiliz. Eğer talimatlara uygun hareket edersek ürünü daha verimli v uzun süre kullanacağımız için insanı tasarlayan yaratan yaşatan mühendis Allahın da emirlerine bireysel ve toplumsal huzur tatmin için uymalıyız. Burada yaratıcı fikrinde de kısaca bahsetmek gerekir. Ben desem ki bu noktalar kendi kendine bir araya gelip harfleri harflerde kendi kendine bir araya gelip kelimeleri kelimelerde cümleleri cümleler de paragraf ve yazının tamamını belirli bir anlam ve düzen içinde gelmiş olabilir mi desem ne kadar fuzuli bir soru sormuş olursam aynı şekilde de makro alemlerden mikro alemlere canlıdan cansız hücreden dokuya dokudan organa organdan insan tüm bu varoluş kendi kendine olamaz. Bir tasarımcısı bir yaratısı bir yaşatıcı var. Ve nasıl yaşayacağımızı belirlemiş:

içki kumar fal okları şeytan işi birer pisliktir ve haramdır.
Aynı şekilde konumuzla ilgili olmaza da hırsızlık, öldürme, zulüm, haksızlık, dedikodu, yalancılık vs… din tarafından yasaklanmıştır. Şoför hatası nasıl arabaya mal edilemezse, dini yanlış uygulayanların hatları da dine mal edilemeyeceği için yaratıcının eserden müessire ulaşılması şeklinde kendisinin bilinmesi ve itaat edilmesi isteğinin kul tarafından anlaşılamaması ise insanın hatasıdır. Kimse bu hatadan dolayı da başkasını sorumlu tutamaz.

Seminerde ediniz ki; bireyin en önemli amacı başarılı ve mutlu olmaktır. başarı için her yolu mubah gören adaletini kaybetmiş kişilerden, mutluluk için başka insanların canını yakan canilerden seküler ahlak anlayışından sıyrılarak beşeri çözümleri ilahi çözümlerle birlikte değerlendirerek kurtulabiliriz.

Mutluluk, başarı, kendini gerçekleştirme, estetik, bilgi gibi insan ihtiyacı basamakları insanı tanımlayamamaktadır. Tüm bunlardan daha öte kalbin tatmin olması mutmainlik gibi hayatın temel motivasyonları vardır. Bunun sağlanması için ise varoluşun anlamlandırılması, yaratılışın gayesini hayatın amacının bilinmesi gerekmektedir. Kendisiyle kainatla ilgili soruları kalbini tatmin edecek şekilde cevaplayabilmesi kainatla hayat ve ölümle ilişkisini kurması gerekir. Eğer temel hedef belirlenirse bu hedefe ulaşmak için kendileri de küçük amaçlar olan araçlar belirlenir. Belki başarı ve mutluluk bu araçlardan biridir. O zaman işte insanların boş vakitlerinde kitap okumasını istemenize gerek kalmaz çünkü o insanların boş vakitleri yoktur. O kitabın sayfaları vakit ise “tüm kitaplar bir tek kitabı anlamak için okunur”u içselleştirmek için çevrilir.

Ahlak tasnifi esnasında ahlak çeşitlerini sayarken “ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen peygamberin en temel ahlak olan yaratıcıyı bilmeyi (eserden müessire- nasıl monalisayı anlamlı kışlan da vinci ise, da vincisiz Monalisa olamıyorsa) saymamanız ise olaylara tek yönlü yaklaştığınızı hissettiriyor.

Basın ahlakı ile ilgili ise ahlaksız olduklarını kendilerinin ifade ettiğini sizin ise türkiyede 3. sayfası olmayan gazete olmadığını söylemeniz üzerine www.milligazete.com.tr den haber,iniz olmadığını öğrendim.

Bağımlılık yapıcı maddeleri devletin üretmesi ise laik sistemin yansıması olduğu için iyileştirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Dediniz ki mutsuzluktan Başarısızlıktan bağımlı oluyorlar. Katılmıyorum. Çünkü başarı kutlanıyor mutluluk paylaşılıyor bağımlılık masalarında. Peki o zaman neden içiyorlar. İşte hayatın anlamına haiz olamayınca içine düştükleri varoluşsal boşlukta kıvranıyorlar. Ve acı çeken ruhlarını madde ile teskin ediyorlar.
özellikle başarı ve kutlamalarda bağımlılık yapıcı maddelerin bağımlı olmayacak kadar kullanılmasının anormal olmadığını ifade ettiğinii zannettim. yani aklıma bir özdeyiş gelmişti size söylemiştim. bir çiçekle bahar gelmez ama her bahar bir çiçekle gelir gibi bir kadehle bağımlılık gelmese de her bağımlılık bir kadehle gelmez mi? bir yeşilaycı olarak bu konuda nasıl o mutluluk ve kutlama esnasında kullanılan maddenin bağımlılık yapmayacağı düşüncesiyle normal karşıladığınızı merak ettim.

okuduğunuz için tekrar teşekkür ederim

sürçü lisan etiysem hoşgörünüze sığınarak affınızı diliyorum

———

arandım
dinle ilgili konulada benimle hemfikir oldukları fakat dernek statüsünde oldukları için dinin bu konudaki kazanımlarını seminerlerde ifade edemediklerini vs iddi ettiler. çok güldüm tabi acınacak halimize…

Add comment 21 Mart 2009

insanlığın kullanım kılavuzu

İnsanlığın Kullanım Kılavuzu

Şimdi, Kur’an okuduğun vakit, önce o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın! (Nahl Suresi 98).
RAHMAN ve RAHİM ALLAHIN ADIYLA

Elif. Lâm. Râ. (Bu sana indirilen), hikmet sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır (Hud S. 1). Bunlar, sana (gönderilen) o hikmetli kitab’ın ayetleridir (Lokman S. 2). Sad, Bu öğütle dolu kur’an’a bak (Sad S. 1)!

Ey insanlar, işte size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet geldi (Yunus S. 57). O (Kur’an) bütün alemler için sırf bir zikir, bir öğüttür (Sad S. 87). O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir (Bakara S. 2). Bu (Kur’an) basiret nurları (insanların kalp gözünü açan bir nur) ve kesin bilgi edinecek bir kavim için de hidayet ve rahmetin ta kendisidir (Casiye S. 20). İşte bu, bütün insanlar için bir açıklama ve özellikle korunacak takva sahipleri için bir hidayet ve öğüttür (Ali İmran S. 138). Bu parlak kitab’ın kadrini bilin (Zuhruf S. 2)! Ki bu, hakikaten çok değerli bir kur’an’dır (Vakıa S. 77). (Bu Kur’an) üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir (Yasin S. 5). Furkan’ı alemlere bir uyarıcı olsun diye, kuluna indiren (Allah) ne yücedir! (Furkan S. 1). Bu Kitab’ın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur (Secde S. 2). Onu dosdoğru (bir Kitab) olarak indirdi ki katından gelecek şiddetli azaba karşı (insanları) uyarmak ve yararlı işler yapan müminlere kendileri için güzel mükafat bulunduğunu müjdelemek için (Kehf S. 2).

Şüphe yok ki, o kur’an’ı Biz indirdik. Biz; her halde onu muhafaza da edeceğiz (Hicr S. 9). Ve muhakkak ki o (kur’an) hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ileride bundan sorulacaksınız (Zuhruf S. 44). Ve işte Biz onu (Kur’an’ı) böyle apaçık ayetler olarak indirdik. Çünkü Allah istediğine hidayet eder (Hacc S. 16). Onlar, iman edip kalpleri Allah’ın zikriyle yatışan kimselerdir; evet ancak Allah’ın zikri ile kalpler yatışır (Rad S. 28). İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir (Hadid S. 16). Andolsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki. bütün şanınız ondadır; hala akıllanmayacak mısınız (Enbiya S. 10)? Şüphesiz ki, Biz seni hak (olan kur’an) ile rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak gönderdik. Sen o cehennemliklerden sorumlu da değilsin (Bakara S. 119).

Kaf. Şanlı kur’an’a andolsun (Kaf S. 1)! Andolsun ki, kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık; fakat düşünen mi var (Kamer S. 17)? Biz bu ikazı bu kur’an’da türlü şekillerde açıkladık ki; düşünüp akıllarını başlarına alsınlar; oysa bu onların ancak ürkekliğini artırıyor (İsra S. 41). Andolsun ki Biz bu kur’an’da dillere destan olacak her manadan türlü türlü anlattık; ifadeler yaptık yine insanların çoğu gavurlukta ısrar ettiler (İsra S. 89). İşte bu (kur’an) da Bizim indirdiğimiz mübarek bir uyarıdır. Şimdi siz bunu mu inkar ediyorsunuz (Enbiya S. 50)? De ki: Söyleyin bakalım! Eğer o kur’an Allah tarafından (gelmiş olup) da sonra siz onu inkar etmişseniz o zaman uzak bir ayrılığa düşenden daha şaşkın kim olabilir (Fussilet S. 52)? Her kim Rahman’ın zikrinden (kur’an’dan) körlük edip görmemezlikten gelirse Biz ona bir şeytan sardırırız (musallat ederiz), artık o ona arkadaş olur (Zuhruf S. 36). Sen o körleri sapıklıklarından kurtarıp hidayete erdirecek de değilsin. Sen, ancak ayetlerimize inanacaklara işittirirsin de onlar müslüman olur kurtuluş bulurlar (Neml S. 81).

(Resûlüm!) Sana bu mübarek Kitab’ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik (Sad S. 29). İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar cehennemliklerdir (Maide S. 10). Allah’a karşı yalan uyduran, kendisine gelen gerçeği (Kur’an’ı) yalan sayandan daha zalim kimdir? Kâfirlerin yeri cehennemde değil mi (Zümer S.32)? Âyetlerimiz açık açık kendilerine okunduğunda, kâfirlerin suratlarında hoşnutsuzluk sezersin. Onlar, kendilerine âyetlerimizi okuyanların neredeyse üzerlerine saldırırlar. De ki: Size bundan (bu öfke ve huzursuzluğunuzdan) daha kötüsünü bildireyim mi? Cehennem! Allah, onu kâfirlere (ceza olarak) bildirdi. O, ne kötü sondur (Hacc S 72)! Biz, onların akıllarını başlarına toplamaları için bu Kur’an’da (çeşitli ikaz ve ihtarları) türlü şekillerde tekrar ettik. Fakat bu, onlara, daha da kaçıp uzaklaşmaktan başka bir şey sağlamıyor (İsra S. 41). (Resûlüm!) Âyetlerimizi inkâr eden ve “Muhakkak surette bana mal ve evlât verilecek” diyen adamı gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir (Meryem S. 77-80).

İşte bu (Kur’an) da, bizim indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz (Enbiya S. 50)? Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır (İsra S. 82). De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur’an’da ne söylendiğini anlamıyorlar) (Fussilet S. 44).

Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir (Ali İmran S. 104). Ve Kur’an’ı okumam (emredildi). Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım (Neml S. 92).

selametle.

Add comment 21 Mart 2009

Din Karşıtı Propaganda ve Dindarlık (11 Eylül Örneği)

Türkiye’de mahalle baskısının dillendirildiği bir süreçte Türkiye halkının dini tutum ve davranışlarının son 5 yıl içindeki değişimini irdeleyen tez çalışmamı nihayete ulaştırmış bulunmaktayım.

Bu linki tıklayarak araştırma sonuçlarına da ulaşabilirsiniz.

Add comment 8 Ekim 2007

propaganda ve din 11 eylül din psikolojisi

MERHABA
BEN ÖMER AKGÜL
MARMARA ÜNİVERSİTESİ DİN PSİKOLOJİSİ YÜKSEK LİSANS ÖĞRENCİSİYİM
MATBUU FORMATTA DA VERİSİNİ TOPLADIĞIM ARAŞTIRMAMI EKONOMİK VE ZAMAN DARLIĞI GİBİ SEBEPLERDEN DOLAYI EKTEKİ E-ANKET‘e ÇEVİRDİM

anketi doldurarak bana yardım etmenizi talep ediyorum.

Bu anket “Propaganda ve Din” başlıklı tez çalışmamın veri toplama aracı olarak hazırlanmıştır. Vereceğiniz cevaplar araştırma sonuçlarını etkileyeceğinden lütfen tüm samimiyetinizle yanıtlayınız. Anket sonuçlarına verilen cevaplar bireysel olarak değerlendirilmeyeceği için isminizi belirtmenize gerek yoktur. Anket 2 sayfadan 3 bölümden oluşmaktadır. Bu sayfa bittikten sonra sayfa2 ye geçerek lütfen tüm soruların hiçbirini boş bırakmadan doldurunuz. daha sonra kaydederek bana mail olarak ulaştırırsanız memnun olurum. sadece “X” (iks) ile gri kutucukları doldurursanız formuller otomatik hesaplanacaktır. dinpsikolojisi.wordpress.com sonuçlar yayınlanacaktır. Katkılarınız için teşekkür ederim.

ekte olduğu gibi linkte de anketin web adresini iletiyorum
http://www.geocities.com/ademmunzevi/anket_propagandavedin_eanket.zip

MATBUU FORMU İSTERSENİZ
http://dinpsikolojisi.files.wordpress.com/2007/03/omer-akgul-lions-ilkogretim-okulu-kupluce-m-guzeldere-c-14-camlica-34676-uskudar-istanbul.doc
adresinden indirebilirsiniz
DAHA SONRA LİONS İLKÖĞRETİM OKULU ÇAMLICA ÜSKÜDAR (KÜPLÜCE MAH GÜZELDERE CAD. 14) ADRESİNE POSTALAYABİLİRSİZ KARGOYA VEREBİLİRSİNİZ.

NOT
tezimin giriş kısmını da yüklüyorum. henüz tamamlanmadı fakat önereceğiniz kaynakları bildirmenizden memnun olurum.
http://dinpsikolojisi.files.wordpress.com/2007/03/propagandavedintezweb.doc

Ömer AKGÜL
Marmara Üniversitesi, Din Psikolojisi Bölümü Y. Lisans
www.dinpsikolojisi.wordpress.com

Add comment 12 Mart 2007

psikoloji bundan ibaret

kalpler ancak allahın zikriyle tatmin olur
kalpler ancak allahın zikriyle tatmin olur

Add comment 9 Mart 2007

Previous Posts


Merhaba

Mutmain Psikoloji Enstitüsü'ne hoş geldiniz. İnsanoğlunun en zor bilmecesi kendisi, geleneğin ihyasından geleceğin inşasına bir köprü kurmak için bilgimiz arttıkça bilgimizi paylaşmaya, paylaştıkça da bilgimizi arttırarak yolumuzu aydınlatmaya gayret edeceğiz. Tekrar hoş geldiniz...

Son Yazılar

Son Yorumlar

Idetrorce on Merhaba
Mehmet on asıl meçhul diyenlermiş…
abdulkadir on asıl meçhul diyenlermiş…

Popüler Yazılar

bağlantılar

Sayfalar

 

Kasım 2009
M T W T F S S
« Mar    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

Ziyaret

Arşiv

RSS son dakika